Yeni kitabım Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından yayımlandı. Benim için büyük onur oldu. Bu eserde kaleme alınanlar, büyük oranda bugüne kadar yazdığım kitap ve diğer çalışmalardan derleme niteliğinde olup bir tür özet gibidir. Dolayısıyla yıllardır satır satır, kare kare kendimce ördüğüm bir Anadolu anlatısının yansımasıdır bunlar. Kitabı Barak’ı özellikle pek bilmeyenler için bir tür rehber olarak da tasarladım. Umarım faydalı olur.
Ayrıca bu kitapta biraz da kendi kendime bazı kısa söyleşmelerim var. Artık takdir sizlerin...
Kapaktaki fotoğraf ve aşağıdaki türkü 1990'lı yıllardan, fotoğrafı köyde bizim evin önünde çekmiştim. Anam yöresel kıyafetler giydirmişti yeğenime böyle… Babam ise bu "Döne Gelin" türküsünü ablamın nişanında, köyde ikimizin de olduğu bir halayda söyledi:
"Oturmuş Döne Gelin, adamı yakar… Güzel gözleri Barak'ı yakar… Dönemin Dönemin..."
Evet “Kanatlı”, "Barak'ı yakar..." işte böyle! Bütün bunları ve şu söylediğin türkünün ta nerelere kadar ulaştığını görmeni çok isterdim...
Oldum olası garajları, depoları, ambarları ve benzeri eski eşya istiflenen yerleri severim. İzbe, yarı karanlık ve hafif serince o mekânları dolanmak bile insanın ruhunu okşar. O dağınık ve karmakarışık görüntüler bana nice yaşanmışlıkları çağrıştırır çünkü…
Aslında bu eski eşyaların sergilediği kendi içinde ve kendine özgü farklı bir estetikten de bahsedilebilir. Elbette bazıları, yer yer bu tozlu keşmekeşliği sevmez, hatta nefret edenler çıkar. Fakat eşyanın ruhu denilebilecek şey de tam böylesi ortamlarda peyda olur işte. Gıpgıcır ve tıkır tıkır işleyen makinelerin ve eşyanın nasıl bir ruhu olabilir ki zaten…
Lâkin buralardaki her bir eşya parçası, her bir ayrıntı insan ruhunda dokunabilecek bir nokta bulur sanki. Alır götürür insanı…
Bazen bir tür düzensizlik ve gelişigüzellikten dahi bambaşka duygulara ve düşüncelere yelken açmak mümkün neticede… “Eşyanın Ruhu” da böyle ortam ve zamanlarda canlanıyor demek ki…
Başta böyle bir niyetim yoktu ama yol beni buraya çıkardı biraz. İlk kitabım (Seydimen), daha çok bir anı kitabıydı, içerisinde farklı öğeler ve göndermeler de vardı elbette. Bu kitapta özellikle 1980 - 2000 arasını işlemiştim. İkincisinde (Garıp) öncesine de girmem gerektiğini anladım. Böylece daha çok 1950 -1980 arasındaki köyden kente göçü ve bunun birtakım içeriden ve önemli sonuçlarını irdeledim orada. Üçüncüsünde (Feriz Bey), bu uzun hikâyenin başlangıcını vermem gerekiyordu; 1640 -1950 arasındaki büyük göçü, iskânı ve akabinde toprağa tutunma çabalarını kitap boyunca anlatmaya çalıştım. Dördüncüsünde ise (Arada Kalmış Yaşamlar) artık bütün bu arayışların, mücadelelerin, zorlukların, tutunabilmelerin ve yer yer arada kalmışlıkların gün yüzüne çıkması gerekiyordu. Elimden geldiğince bütün bunları anlatmaya çalıştım.
Bütün bu kitaplardaki asıl bağlam ve öyküler ise özünde “Anadolu Taşrası”nın o büyük hikâyesidir. Evet, birtakım ikilemler ve arada kalmışlıklar ortasında göç, iskân ve en sahicisinden hayata tutunma deneyimi, macerası ve çabası...
Barak'taki Tiryakilerin sanırım bilinen en eski atası Feriz Bey'in yol arkadaşı Tiryaki Murtaza Bey'dir. Ona ilişkin sözlü nakle dayalı kapsamlı bir makale var. Kaleme alan Naci Kum, 1940'lı yıllarda yöremize Karkamış Kazıları için gelmiş. Yaptığı görüşmelerde eline eski bir defter geçmiş ve onu büyük oranda deşifre edip muhtelif kaynak kişilerle konuşmuş. Sözlü aktarımlara dayalı derleme bir yazı düzenlemiş. Makale 1963 yılında Türk Etnografya Dergisi'nde yayımlanmış. Gördüğüm en kapsamlı makalelerden, Barak'a dair çok şeye değinmiş. Özellikle Barak türkü ve şiirlerine dair çok iyi bir arşiv meydana çıkarmış. Aşağıda, makalede yer alan ve Tiryakilerin atalarına ilişkin bazı ifadeler çıkarılmıştır.
Anadolu’da kimi Rum deyince Yunan’ı anlıyor hemen. Tamamen ilgisiz demek de zor belki ama Rum, Roma İmparatorluğu’ndan tevarüs ediyor aslında. Rum’dan Roma’yı, belki daha spesifik olarak Doğu Roma’yı anlamak lazım. Esasında antik çağda Yunanlar Helen kültürünü ifade ederken Romalılar Latin kültürüne tekabül ediyor. Misal kullandığımız alfabe Rumi bir esin özünde.
İşte bizim şu anki muhit, Fırat Nehri’nin batı tarafı, Zeugma'sı ile Rumkale'si ile o devasa Roma İmparatorluğu’nun doğu ucu, sınır karakolları bir nevi… Ne demiş Şair, “Bastığın yeri toprak deyip geçme tanı…”
Önemli Bir Not: Bu kadar büyük tatlı su havzasının yanı başındaki böylesine bir mekânın ağaçlandırılmaması ve her daim yeşillendirilmemesi…
Rumkale’den Suriye sınırındaki Karkamış Demiryolu köprüsüne kadar olan hat; yani Fırat’ın Gaziantep tarafı ne büyük potansiyeli haiz; öncelikle bu hatta bir yol lazım belki, akabinde “Kuş Cennet”i (Tabiat Parkı), bisiklet parkuru, yürüme ve koşu alanları, parklar, bahçeler ve türlü sosyal tesislerle hem şehrin hem yörenin çehresini değiştirecek muazzam mekânlar mümkün olabilir. İnşallah bir gün olur.
İsmiyle müsemma bu bitki yöremizdeki en orijinal ve hoş yabani otlardan biridir. Kokusu ve tadı tamamıyla kendine hastır. Eskiden kurutulup yemeklere baharat olarak da kullanıldığını öğrendim. Tazesinin kökü yenebiliyor. Kaynatılıp suyu da çıkarılıyor. Mide için iyi diyor geleneksel iyileştiricilerimiz. Olayın tıbbi boyutunu bilemem ama kokusu ve tadı gerçekten harika ve farklı…