'Kanatlı' böyle derdi ona; "Taha Uşağı (Oğlu)". Zira merhum Sâdın emmi, aslının 'Berecik Efendileri'ne dayandığını söylerdi. İşte onun oğlu ve rahmetli Hâtın'ın oğulluğu (üvey evladı) olan Mehmet Öyke, esasında öksüz büyümüş, hep bizim köylerde çalışmış, burada evlenip çoluk çocuğa karışmış ve şimdilerde ise Köyde mukim en son civelektir (fakir). Yani, atadan babadan miras kalmadan, sadece karın tokluğuna Köyü bekleyen bir garip. Bana sorarsanız bu toprağın gerçek sahiplerinden biri o, çünkü doğrudan hiçbir menfaat beklentisi olmadan öylesine samimiyetle bağlı ki bu toprağa. Hele o 'eski ağalar'a duyduğu hasret öyle derin ve içten ki, her seferinde onları andıkça gözlerinin dolması, adeta insanı kendi hâlinden utandırıyor. Hepsine ayrı ayrı kıymet veriyor ve hepsini genelde iki kelime ile özetliyor: "Ekmek sahibiydiler." (Sofraları herkese açıktı, cömertlerdi). Yalnız Bahir emmiye duyduğu muhabbet bambaşka, onu andığı zaman içinde bir şeylerin cız ettiği nasıl da belli oluyor. Cuma Sani emminin yiğitliğini çok methediyor. Halil emminin iyi niyetini ve şakacılığını, Dedemin nüktedanlığını, ağır başlılığını ve söz sahipliğini hep vurguluyor.
İyi bir hafıza sahibi ve hoş bir sohbet adamı olan Mehmet Öyke, şehit haberi duyunca gözleri yaşaracak kadar da hakiki bir vatanseverdir. Çok hasbihâlim oldu kendisiyle, kimisinde 'Kanatlı' da vardı, eskilere dair çok anekdot öğrendim ondan. Bana göre, Köyde bir devrin son temsilcisi ve hafızası o. Umarım hakkettiği saygı ve değeri her zaman herkesten görür.
İnsanın yazgısı 'haraba'ya benzer işte, 'haraba' bir mevki adı Köyde. Kesin bir bilgimiz yok ama Hititlerden bile daha eski bir yerleşim yeri muhtemelen, henüz insanlığın altını kullanmadığı bir dönemden kaldığı tahmin edildiği için pek kimsenin de ilgisini çekmez.
Binlerce yıl öncesinden kalma eşya parçaları...
Kül rengi toprağı en dikkat çekici yanı bu bölgenin, bir de toprağa çok yakından bakınca her taraftaki kilden ve kiremitten küçük eşya parçaları hemen göze çarpar. Şimdilerde küçük köylerin mukim olduğu bu diyar, bundan binlerce yıl öncesinin büyük yerleşim yerlerine mekân olmuş. Hemen civardaki köyde yer alan, haberleşme ve mezar olarak kullandıkları tahmin edilen bir höyük de hemen fark edilir. Şu an topraklık ve bir nevi çöplük olarak kullanılan yakındaki çukurluk alan ise, iddiaya göre toplanma arenalarıymış. Zaman zaman içinde gözyaşı şişelerinin olduğu mezarlar bulunduğu da söyleniyor bu civarda. Şimdi fıstık ağaçlarının rüzgârla sallanan yaprakları ve böcek seslerinden başka çıt çıkmıyor, binlerce yıl öncesinde capcanlı olduğu anlaşılan bu muhitten.
"Nohu'nun Hüyyüğü"
Ahali harabe lafından mülhem 'haraba' der bu çevreye, yanık kül renkli toprağı çorak ve verimsizdir. Zamanında su akarmış aşağıdaki dereden, demek ki boşuna kurmamışlar şehirlerini buraya...
Velhasıl, insanlar geldikleri gibi gittiler toprağa, geride ufak tefek hayat belirtisi kırıntıları kaldı bu 'haraba'da...
Eski fotoğrafları severim. Tıpkı iyi bir metnin satır araları gibi, resimlerin de ilk bakışta hemen fark edilemeyen ince detayları olur.
1970'li yılların ortaları, dünyaya gelmek üzere olduğum zamanlar. Dedemden Babama kalan, onun deyişiyle o "uğurlu" kerpiç ev işte burası. 1980'lerin başında, bu kerpiç evin hemen garbısına, briket ve betondan "âcer" ev yapılınca, bu "kerpiç dam" da, oldu bizim için eski ev.
Barak Ovası'nın o çorak, kıraç ve kuru yanı hemen gösteriyor kendini bu fotoğrafta. Fakat Anam, "intikamı"nı aldı bu çorak yerden. Sonradan su bollaşınca, hemen her yana ağaç ve çiçek ekti. Şimdi etrafımız biraz yeşilse bunda Anamın kovalarla taşıdığı o suların çok payı vardır.
Anamın, bu kerpiç evin önüne betondan zar zor yaptırdığı o derme çatma seki, nasıl da derli toplu duruyor fotoğrafta. Su taşımak için kullanılan iki büyük külek sekinin sağ tarafında, birinin üzerinde "küfte" yoğurmak için kullanılan küçük bir alüminyum leğen var. Arkada kapının sağında, hamur yoğurmak için daha büyük bir alüminyum leğen, yeni yıkanmış, belli. Demek ki, sabah yufka ekmek yapılmış, kolay değil elbet kaç baş "horanta" (aile), ekmek mühim tabiî. Kapının solunda, Anamın süpürge otundan büyük olasılık kendi yaptığı dışarı süpürgesi hazır kıta bekliyor. Fotoğrafın en sağında, duvarın kenarında ise bu tertip ve düzeni bir çöp tenekesi tamamlıyor.
Kapının hemen sağında, duvara iptidai bir raf monte edilmiş, ufak tefek "hâcat" (alet edevat) koymak için herhalde, 'Kanatlı'nın işidir bu kesin! Eski evin garbı odasının penceresi açık, içeri havalanıyor, cam kenarında teneke saksıda çiçek olmalı.
Anamın hemen sağında Dedemin kuyusu var. Kuyunun üzerinde, kuyuya sarkıtılan kovanın ipinin makarası için yine kuvvetle muhtemel Babamın idareten yaptığı çatının üstüne, büyük ihtimal küçük çocuklardan birinin ıslattığı döşek atılmış, güneşte kurusun diye sanırım.
Köye elektrik 1981'de geldi. Ondan öncesi, lamba, fener veya ele geçerse 'löküs' ışığıydı. Çocukluğumun o karanlık gecelerinde, belleğimde iz bırakan en güzel şeylerden biri Anamın anlattığı hikâye tadındaki masallardı. Muhtemelen o da, anasından atasından duymuştu 'hâket' dediği bu masalları, kanaatimce biraz da kendisi ilave ediyordu muhayyilesinden. Fakat öyle hoşumuza giderdi ki, tüm kardeşler ağzının içine bakar, hiç bitmesin isterdik. Ama gün boyu dışarının, evin, o kadar çocuğun ve sair işlerin yükü omzunda olan Anamın, bizi kırmamakla beraber yorgunluktan fazla takati de kalmazdı çoğu zaman.
Geçenlerde, dünyaca ünlü bir yazarın yazım serüvenini öğrendim. Kitap yazmaya başlamadan önce, çocuklarına, sonradan seri halinde kitaplaştıracağı kahramanla ilgili doğaçlama masallar anlatırmış. Aklıma, nedense Anam geldi. Sonra, bir insanın nerede ve hangi koşullar içinde doğduğunun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha düşündüm. Her zaman daha iyi şartlarda doğup büyüyenlerden illa daha iyi sonuçlar ortaya çıkmıyor ama zor ve pek elverişli olmayan koşullar, insan hayatında çok belirleyici oluyor işte.
Siz bakmayın bazı babaların kimi zaman 'evladım' diye aşırı gururlanmalarına ve caka satmalarına, çocukları her yönden esas biçimlendiren analardır. İyi bakın etrafınıza, genelde anası nasılsa, çocukları da üç aşağı beş yukarı öyledir.
1960'lı yılların sonu, Anamın
kucağında ilk çocuğu Tuncer Ağabeyim...
Seydimen’in güneybatı ucunda, köyün yetişkin erkeklerinin bir
araya geldiği, Y. Ağa'nın odası denen, bir giriş ve genişçe bir salondan
müteşekkil yapının giriş kısmında, ocaktaki acı kahvenin kokusu ortalığa
buram buram yayılıyordu sabahın erken vakti. Bir yandan ocakta ağır ağır
olgunlaşan bu acı kahve beklenirken, bir yandan ağızlarda yanan cıgara kâğıdına
sarılı kaçak tütünün yoğun dumanı, neredeyse göz gözü görmeyecek biçimde odanın
giriş kısmına dağılmıştı. İçeridekiler için gayet olağan olan bu görüntü,
ortama yabancı olanları ilk girdiklerinde sersemletecek kadar ağır bir havaydı
aslında. İçeriye istenilen şeyleri, bazen dışarıdan getiren çocukların, buraya
girip çıktıktan sonra dumandan etkilenip hafif sendeleyerek yürümeleri, arada
karşılaşılan durumlardandı o zamanlar. Bu çorak bozkırda o dönem, sabahın erken
vakti acı kahve veya bulunabilirse çay eşliğinde kaçak tütün öyle böyle bir
alışkanlık değildi. Ölçü bir iki cıgara kâğıdı sarımı değil, ceplerde taşınan ve
tabaka denilen tütün kaplarındaki tütünün bitmesiydi. Kimse içilen cıgara
âdetine bakmaz, tabakasındaki tütün miktarına göre hareket ederdi. Tütün, kendi
tabakasında bitti veya az kaldıysa bir başkasının tabakasına uzanırdı. Bir kişi
de, eğer tabakasını masa veya başka açık bir yerde tutuyorsa, kimse o tabakaya
uzanmak için izin bile istemezdi sahibinden doğru düzgün. Ortalığa bırakılmış
tütün tabakası, sanki herkesin kullanımına açık demekti. Hâliyle, bir nevi
umuma açık ve karşılıksız kahve işletmesi gibi olan bu odalar, kaçak tütünlerin
sıradan bir şeymiş gibi habire sarılıp içildiği mekânlardı.
O zamanlarda çay ve kahve tütünden daha kıymetliydi. Tütün,
Anadolu’nun yakın kısımlarında, her ne kadar izne tabi de olsa, daha çok
üretildiğinden Barak Ovası’ndakiler için ulaşması nispeten daha kolaydı. Kahve,
sıklıkla Halep’ten getirilen ve herkeste bulunmayan özel bir içecekti. Çay ise
kolay bulunmazdı. Bu nedenle, hayatını yıllardır Y. Ağa’nın bu odasında geçiren
Hafız, hiçbir kahve tanesini dahi ziyan etmeden çok itinalı bir şekilde yeşil
kahve çekirdeklerini kavurur ve sonra dibekte dikkatle döverdi. Gerçi bu işleri
daha önce yapmıştı, şimdi, esasen dünden sabırla pişirilmiş kahvenin biraz
ısıtılma süreci yaşanıyordu. Acı kahveyi damıtarak pişirme serüveni o kadar
kolay ve basit değildi. Acı kahveyi, farklı büyüklükteki cezvelerde birbirlerine
aktararak yavaş yavaş dikkatle köz veya ocak üstünde pişirmek uzmanlık
istiyordu. İşte yıllardır herkesin uğrak yeri bu odayı kendine mesken
tutmuş Hafız, zamanla acı kahve pişirmenin iyi bir ustası olmuştu. Onun kahvesi
köyde iyice meşhur olduğundan, epeydir her sabah köyün ileri gelenleri
gözlerini açtıktan sonra soluğu Y. Ağa’nın odasında alırdı. Hafız da, bu durumu
kanıksamış olacak ki, her sabah ilk iş kahve cezvelerini yoklar ve duruma göre
mangalın veya ocağın ateşini yakardı.
Hafız'a mesken olan o 'oda' ve yanındaki yaşlı dut ağacının
mevcut hâli...
Hafız, yaşı artık kemale ermiş, çok güngörmüş, tabaat sahibi,
nüktedan, muzip ve garip bir adamdı. Bundan yaklaşık 15 sene önce bir öğleden
sonra ansızın çıkıp gelmişti Y. Ağa’nın odasının yanına. Köyün en güney
ucundaki yerlerden biri olduğu için, bu oda, Suriye ve komşu ‘emmioğlu’ Nohu
köyü tarafından gelenleri ilk karşılayan binaydı Seydimen’de. O gün, yaya
olarak uzun mesafe kat eden Hafız, susuzluktan damağı kurumuş ve nefes nefese
odanın yanındaki büyük dut ağacının gölgesinde oturanların yanına kendini zor
atmıştı. Niyeti, suyunu içip biraz soluklanıp Antep’e doğru bir vasıta bulmak
ümidiyle yoluna devam etmekti. Ancak Hafız için Seydimen’e geliş o geliş
olmuştu.
"Ağanın yeri yüksek
Kurulmuş dut gölgesine,
Seyreder âlemi,
Garibin yolu uzun, suyu yok
Kuru damağını ıslatmak ister."
Hafız, daha selam dahi vermeden hemen oracıkta düzdüğü bu sözler
oturanların hiç beklemediği bir şeydi. Aslında giysileri çok eski ve düzensiz
olmayan, fakat üstü başı toz içinde, yorgun ve terden yüzü gözü ıslanmış bu
adamın, su veya soluklanmak için yaklaştığı belliydi ama bu girizgâh, zaten
muhabbet düşkünü Y. Ağa'nın da hoşuna gitmişti.
"Hey babanın gülü, suyumuz çok, yerimiz geniş, selamsız bile
olsa misafire gönlümüz de soframız da açık" dedi hemen Y. Ağa.
Hafız, bu hazır cevaptan gayet memnun şekilde yorgunluğuna rağmen hemen selamını verdi, hazirûn da aldı. Hafız'a ağacın
gölgesindeki satıl denen ahşap su kovasından koca bir tasla su ikram edildi. Bu
arada Y. Ağa: "Nereden gelir, nereye gidersin Garip?" diye sordu.
Hafız, Suriye'den geldiğini Allah nereyi nasip ederse oraya gideceğini söyledi.
Y. Ağa, "Yolun uzun, sonu belli değil, otur hele" dedi Hafız'a.
Hafız'ın tam olarak nereli olduğunu kimse öğrenemedi hiçbir zaman.
Soranlara, memleketi olarak hep "Suriye" derdi ama daha fazla detaya
girdiğine kimse şahit olmamıştı. Bazıları tüm bu gizemden hareketle, 'namus
meselesi' derdi Hafız'ın bu memleket belirsizliğinin sebebi olarak. Bu durum kanıksandı,
kimse de fazla kurcalamazdı Hafız'ın geçmişini, o da anlatmazdı keza. Ama
geçmişine dair tüm bu muğlaklığa inat, sanki adının hakkını verir gibi Hafız'da
güçlü bir hafıza, ezber yeteneği ve sözlü anlatım meziyeti vardı. Barak
Türkmenleri'nin neredeyse tüm destansı hikâyelerini, meselelerini, ağıtlarını,
türkülerini bilir, sanki onları yaşamış, birebir görmüş gibi anlatır ve
söylerdi. Hâliyle o dut ağacının altında, geldiği ilk gün, bu konular da, her
zamanki gibi, çok çabuk açıldı. Hafız'ın, Barakların geçmişine dair bildikleri
ve anlatma kabiliyeti hazırda olanların hemen dikkati çekti. Herkes, büyük bir
hayret ve şaşkınlıkla, Hafız'ın bu mevzulara hâkimiyetini ilgiyle dinliyordu. Zaman
çabuk ilerlemiş ve güneş batmaya yüz tutmuştu. Böyle bir vakitte, Barakeli'nde
hiçbir ağanın mekânından kimse gönderilmezdi. Nitekim öyle de oldu.
Hafız'ın muhabbetine bir hayli ısınan Y. Ağa, Hafız'ın bir ara gitmeye
yeltenmesini fark edince, "Hiç kımıldama, ayıp" dedi. Barak kültürünü
çok iyi bilen Hafız, bunun anlamını biliyordu. Misafir edilecekti. Esasında
Hafız da, Y. Ağa ve çevresindekilere yakınlık hissetmiş, bu insanların hayata
bakışından hoşnutluk duymuş ve ortama hemen alışmıştı. Gidecek bir yeri ve
varacak bir hedefi olmayan Hafız, o gece diye konaklayacağı Y. Ağa'nın bu
misafir odasına, içinde birkaç parça şahsi eşyası olan çıkını ile bundan böyle
adam akıllı yerleşip kalacaktı.
Barak'da, oda denen ve ağanın evinin yakınında yapılan, giriş ve
genişçe bir odadan müteşekkil bu iki gözlü yapılar, ağanın gece hariç vaktinin
büyük kısmını geçirdiği yerlerdi. Sabahtan yatsıya kadar ağa, yetişkin erkek
yakınları, çalışanları ve şendik denen erkek misafirleri bu odanın içinde veya
gölgesinde vakit geçirirdi. Yatıya kalan erkek misafirler de, geceyi bu
odalarda geçirirdi. Kendine ait bir tuvaleti de olan bu odalar, sahibinin
ailesinin ikâmet ettiği evden bütünüyle bağı kopmuş binalardır. Yalnızca,
misafirlere yemek ve sair ikramlar evden getirilirdi. Velhasıl, misafirlerin
yatıya kalacağı bir yer olarak tasarlanan Y. Ağa'nın bu odası, artık Hafız'ın
da evi gibi olmuştu.
İşte bu mekânın giriş kısmında Hafız, şimdi, büyük oranda dün
hazırladığı acı kahveyi yavaş yavaş ısıtmakla meşguldü. Y. Ağa, köydeki tüm
kardeşleri ve her zamanki ekip hazır olunca, kahve vaktinin geldiğini ima eder
gibi: "Oldu mu Hafız?" diyerek kahve cezvesini işaret etti. Hafız,
öyle olmasa da, sanki bu talimatı bekliyormuş gibi, hemen Y. Ağa'nın büyük
ağabeyinden başlayarak, güzel desenli ve kulpsuz kahve fincanları ile odada
hazır bulunanlara birer, isteyene ikişer defa acı kahve servis etti. Bu kahve
ikramı, ortamdaki kahve kokusunu biraz daha artırdı ve sigara dumanının o ağır
havasını bir nebze dindirdi. Hafız'ın kahve servisi tam bitirmişti ki,
dışarıdan;
"Sâdın, Sâdın, Sâdın" şeklinde bir bağırtı duyuldu.
Hafız, böyle bir anı beklermiş gibi, "Yeri ağam yeri, seninki
hazır üçüncü de durmuşken çık istersen, sabah sabah acı kulağımız biraz pas
tutsun!" diyerek Sâdın Emmi'ye hafiften takıldı. Köyün mülk sahibi
olmayan fakirlerinden olan Sâdın Emmi, durumu hemen anladı. Ortamdakilere fazla
rahatsızlık vermemek için, çok da gönüllü olmayan bir edayla, "Tehov,
tehov" diyerek, sol elinde cıgarası ve sağ elini memnuniyetsizliğini
sergilercesine sallayarak, içeridekilerin gülümser vaziyette bakışları arasında kapıdan
çıktı.
Çağıran Hâtın'dı. Sâdın Emmi'nin zevcesi. Hafız'ın da dikkat
çektiği şey, Hâtın'ın Sâdın Emmi'yi çağırma sıklığı ve biçimiydi. Köyde,
Hâtın'ın mütemadiyen Sâdın Emmi'yi bağırarak çağırmasını duymayan kalmamıştı
herhâlde. Artık alışkanlıktan mı yoksa başka bir nedenden midir, bilinmez,
Hâtın, Sâdın Emmi'yi, hep böyle bağırarak ve sürekli ismini tekrarlayarak,
amacına ulaşana, sesini ona işitene kadar çağırırdı. Sâdın Emmi de, sanki
kasıtlı şekilde, cevap vermek için bir süre beklerdi. Bu arada zavallı Hâtın
nefesi kesilene kadar bağırıp dururdu. Bugün de, Hâtın, sabah erkenden, Y.
Ağa'nın odasının hemen ilerisinde, köyün en Güneybatı kısmında yer alan
topraklığa, çamur yapmak için toprak almaya gelmişti. O zamanlar Barakeli'nde,
her köyün topraklık denen ortak bir yeri olurdu. Kerpiç evlerin her yıl
özellikle kış koşulları için bakımının yapılması gerekirdi. Bunun için
özellikle boz denen beyaz toprak aranırdı. Beyaz toprak ve onu güçlendirmek
için içerisine katılan samanla yapılan çamur ile kerpiç duvarlar, başta sıvası
dökülen yerler olmak üzere, elden geçirilirdi. Böylelikle kışın yağışlarla
gelen suların sıvaların arasından sızarak kerpiç duvarlara zarar vermesi
engellenmeye çalışılırdı. Hâtın da, yaklaşan kışa hazırlık kabilinden, fırsat
bulduğu bu günde topraklığa el arası ve birkaç çuvalla gelmiş ve epey bir
toprağı eleyip çamur yapmaya hazır hâle getirmişti. Ancak yerden kazıp eleyerek
çuvalladığı toprakları zar zor el arabasına yüklemekle birlikte, el arabasını
kolayca itememişti. Toprak yüklü el arabasını, topraklıktan Y. Ağa'nın odasının
yakınına getirene kadar kan ter içinde kalmış, sonra el arabasını bırakarak
Sâdın Emmi'yi çağırmaya karar vermişti.
Sabah güneşi yükseldikçe odadaki kalabalık da birer birer
ayrılıyordu. Ancak hâlâ birkaç kişi sessiz şekilde bekleyişini sürdürüyordu. Kimseye
takılmadan fazla duramayan Hafız, bu sefer köyün bir başka garibine sardırmaya
karar verdi. Sabah, odaya herkesten önce gelen Zennüp Hüseyin, köşede dalgın
gözlerle kapıya bakıyordu. Ne kimseyi dinler ne de bir şeyle alakadar olur gibi
bir hâli vardı. Hafız, "Ne o Hüseyin, Hacov'a su götürmüyor musun bugün?
Bak davar birazdan tuza gelecek, bir an önce git suyunu al, kuyuda su biriksin,
davarı susuz bırakma şu sıcakta!" diyerek muzip bir şekilde
gülüyordu. Hacov, Zennüp Hüseyin'in üç yıl önce veremden vefat etmiş
eşiydi. Hacov'un ölümünden sonra köy, eşine az rastlanır bir
olaya tanıklık etti. Başka bir akrabası ve çocuğu olmayan Zennüp
Hüseyin ölen hanımının toprak mezarına öyle bir ilgi gösterdi ki, herkes
şaşırmıştı. Sonradan mermer veya başka bir taş işçiliği yapılmasa da, o
zamanlar köyde mezarlara pek yaptırılmazdı bu tür işler, Hacov'un toprak mezarı
çok muntazam şekilde düzgündü. Mezarlık kıraç bir yer olmasına rağmen mezarın
üzerindeki toprak yükseltideki tüm taşları seçmiş ve tertemiz
yapmıştı Zennüp Hüseyin. Çorak ve kupkuru görünümlü mezarlıkta,
Hacov'un başucuna cins bir dut ağacı dikmişti. Bugün bile mezarlıkta az
sayıda olan nispeten iyi durumdaki ağaçlardan biri, Zennüp Hüseyin diktiği bu dut
ağacıdır. Mezarın üzerindeki toprak yığına da çeşit çeşit çiçek ve bitki
ekmişti. Zennüp Hüseyin, bu ağaç ve bitkilere özenli bakımını hiç aksatmadan üç
yıldır sürdürüyordu. Yazın o sıcağında elinde bidonlarla, mezarın ağaç ve çiçeklerini
sulamak için Zennüp Hüseyin'in su taşıdığını köyde görmeyen
kalmamıştı. Artık bir vefa duygusunun tecellisi mi yoksa başka bir
sebepten mi, bu yaşta bir adamın ölmüş hanımının mezarına böyle itina göstermesi
pek alışıldık bir durum değildi köyde. İşte Hafız, şakayla karışık bu
durumu ima ediyordu kendince. Hafız'ı iyi bilen Zennüp Hüseyin, önce çok oralı
olmadı ama kalkıp da kapıya doğru yönelirken, "İşine bak yorum, sen işine
bak!" dedi ve sonra da ilave etti: “Hacov'un hiç olmazsa mezarına bakan
biri var, senin o da olmayacak zavallı!" diye yarı ciddi yarı
şaka lafını ederek kapıdan çıktı.
Zennüp Hüseyin de bu dünyayı terk edeli çok oldu. O gittikten
çok sonra, Hacov'un mezarının son hâli böyle şimdi. Mezarın
başucuna dikilen o dut ağacı da çalıya dönüşmüş durumda.
Doğrusu Hafız, kendisi ne kadar herkese takılmayı, sözle
dokunmayı adet edinmişse, herkesten de bu tür lafları duymaya
alışmıştı. Hafız, Barak'da millet için gülme mevzusu olmanın ne denli ağır
bir durum olduğunu bildiğinden, genelde yüzlerde birer tebessüm hâsıl eden bu
takılmaların neticesi olarak, insanların da ileri geri kendine laf etmelerini
anlayabiliyordu. Bu topraklarda, bir insan için kendisine gülünmesi başa
gelebilecek en kötü hâllerden biri olarak görülür. El âleme rezil olmamak ki
insanın kendisine gülünmesi bunların başında gelirdi, neredeyse tek başına
bir hayat düsturu olmuştur. Çok gülmenin yılışıklık ve ciddiyetsizlik alameti
sayıldığı geniş bir coğrafyada, bu tür bir endişenin oluşması da gayet doğaldı
elbet.
Sonunda, odada Y. Ağa, onun küçük kardeşlerinden Hacı Mahmut Ağa
ile Hafız kalmıştı. Hafız bu kez, Mahmut Ağa'yı hedef
olarak seçmişti ama kapıda beliren 'Kanatlı' bu hevesini yarım bıraktı.
'Kanatlı', Mahmut Ağa'nın oğullarından Kemal'di. Babası, çocuğun küçüklüğünden
itibaren tez canlılığı, hızlı iş yapma becerisi ve çalışkanlığından dolayı ona
bu lakabı takmıştı. Hatta bu lakabı, nüfusa kaydettirirken ikinci isim olarak
da yazdırmıştı. Ona 'Kanatlı' diye hitap etmekten de hiç
vazgeçmemişti. 'Kanatlı'nın bu vakitte, bir odanın yanında
görülmesi sık karşılaşılan bir şey değildi. Sürekli bir
işlerle meşgul olması vakayı adiye olan 'Kanatlı'nın, bu saatte
Y. Ağa'nın odasının önünde belirmesi içeridekilerin dikkatini çekti. Tabiî
herkesten önce Mahmut Ağa, "Ne oldu Kanatlı?" şeklinde hemen söze
girdi. 'Kanatlı', "Massey çalışmıyor, ne yapalım, tamirci mi
çağırsak?" diye cevap verdi.
1950'den sonra Anadolu'nun geneli gibi, Barakeli'nde de, tarımda
makineleşme hız kazanmıştı. Artık köylerde birer ikişer traktörler görülüyordu.
Hem Osmanlıca hem de yeni yazıyı gayet iyi bilen Mahmut Ağa, o
dönemin koşullarında liseye kadar okumuş nadir kişilerdendi ve yaşadığı
çağı iyi takip eden biriydi. Traktörlerin yeni yeni ortalıkta gözükmeye
başladığı bir anda, köyde herkesten önce gidip hemen bayiye yazılmıştı. Yarısı
harmanda ödenmek üzere, o zamanda iyi bir paraya Massey Ferguson marka ithal
bir traktörü satın almıştı. Yalnız modern anlamda lastik tekerlekli ilk
traktör örneklerinden olan bu araçlar, gaz yağı ve mazot karışımı bir yakıtla,
aracın önündeki marş kolunun bir süre çevrilmesi suretiyle
çalıştırılıyordu. Yani, bu aracı çalıştırmak kullanmaktan çok daha zordu.
Bu sebeple herhangi bir iş görürken çok zorunlu olmadıkça traktörü istop
ettirmeyi kimse aklından bile geçirmezdi. İşte bugün de sabahtan beri,
Mahmut Ağa'nın oğulları İsmet ve Kemal, traktörü çalıştırmaya çabalıyordu.
Henüz motor mekaniğine yeni yeni aşina olan bir topluluk için traktörün
çalışması başlı başına bir olaydı. Çoğu kişi, sırf nasıl çalıştığını görmek
için hemen traktörün başına toplanırdı. Bugün, traktörün çalışmamakta ısrarcı
olması, meraklı bakış sayısını daha da artırmıştı. Uzaktan, kalabalığın
traktörün başında toplandığını gören Mahmut Ağa, "Ooo, millete film
gerek zaten" diye içinden geçirdi. Kalabalığa yaklaşınca traktörün
çalışması için her kafadan muhtelif fikirler çıktığına şahit oldu. Çoğu
kimse, motor ve mekanik uzmanı kesilmişti adeta ve ne cin fikirli öneriler
ortaya atılıyordu. En son, traktörü iterek çalıştırma yoluna gitmeye karar
verildi. Bu arada köyün neredeyse tüm erkekleri traktörün etrafına toplanmıştı.
Tabiî, Hafız bu, o da bu curcunadan uzak duramazdı. Kalabalığa biraz
yakın bir mesafede çömelmiş, tabakasından cıgarasını sararken, bir yandan da
olup bitenleri izliyordu. Traktörün bir türlü çalıştırılamayıp da itilmesi
gündeme gelince, kalabalık bir anda hareketlenmiş ve traktörü, köyün
kuzeyindeki Harman yerinin nispeten yüksekçe olan en üst kısmına bir
gayret elbirliğiyle itmişlerdi. Tüm bu olup bitenlerden dolayı canının
sıkıldığı belli olan Mahmut Ağa kendince söyleniyordu. Hafız, tam da bu
anda, yine her zamanki işgüzarlığı ile döktürdü:
"Frenk bezinden Massey'in gömleği
Dayanmaz buna Mahmut'un yüreği
Son durak gölün başı
İtele Mamov itele."
Hafız, Mahmut Ağa'nın tepkisini gayet iyi tahmin ediyordu. Ağa'nın
bu kızgın hâliyle kendisine yöneleceğini bile bile bu sözleri etmişti. Daha
Mahmut Ağa'nın kendisine doğru hareketlenmesine fırsat vermeden köyün en
büyüğü T. Ağa'nın odasının yolunu tutmuştu bile. Mahmut Ağa, bir gözle
traktörün akıbetini izlerken, bir yandan da eliyle Hafız'a doğru
kızgınlığını belli edecek şekilde, "Seninle sonra görüşeceğiz"
tarzı hareketler ima ediyordu. Fakat Hafız yine lafını etmiş, hızlı
adımlarla T. Ağa'nın odasına kendini atmıştı. Nefes nefese odaya girdiğini
gören T. Ağa, "Ne o Hafız, kimden kaçıyorsun gene?" dedi. Hafız,
"Valla, yok bir şey Ağa, biraz sizin Hacı Mahmut'u kızdırdım da"
dedi hafif bir tebessümle. Hafız'ın marifetleri konusunda yeterince
tecrübeli olan T. Ağa, "Yorum Hafız, ölene kadar vazgeçmeyeceksin bu
huyundan zaar" diye kendisi de tebessüm ederek, başını 'nasıl bir adam bu
Hafız' dercesine sağa sola salladı. Sonra da, "Hafız, iyi oldu gelmen,
akşama mühim misafirlerimiz var, aşiretin büyükleri geliyor, herkes hazırlık
görüyor burada, şu acı kahveden sen ilgilen." şeklinde devam etti.
Hafız, en iyi bildiği iş acı kahve konusunda hemen kollarını
sıvadı. Zaten bu tür geniş katılımlı ve ziyafet şeklinde geçen muhabbet
ortamlarını severdi. Ne de olsa cemaat adamıydı. Üstelik davetlilerin Barak
Türkmenleri'nin ileri gelenlerinden olması, gecede tam da iyi bildiği Barak
sözlü kültürünün en önemli gündem maddesi olacağına delil gibiydi. Beklediği
gibi de olmuştu. Gün boyu, T. Ağa'nın ev halkı, azapları ve ortakçıları el
birliğiyle ortalığı düzenleyip temizledi, kuzular kesildi, büyük siyah
kazanlarda odun ateşiyle et kaynatıldı. Etin suyu ile o senenin taze buğdaylarından
mamul firiklerle ve başka çeşit tahıllarla pilavlar ve sair geleneksel yemekler
yapıldı. Velhasıl iyi bir ziyafet için gerekli tüm hazırlıklar görülmüştü.
Hatta ola ki gelenler ister diye, arakılar dahi getirilmişti. Zira bu denli
geniş katılımlı ve ciddi toplantılarda pek içilmezdi. Ne olur ne olmazdı, fazla
tanınmayan insanlarla içki sohbetinin nereye varacağı hiç belli olmazdı hakeza.
O nedenle, arakı, düğünlerin, bazı dost meclislerinin ve dar kapsamlı
ziyafetlerin bir eğlencesiydi genelde.
Gece, ta akşamdan itibaren çok güzel başladı ve öylece, neşeli
biçimde de bitti. Barak Türkmenleri'nin önce gelen tüm oymak ve aşiretlerinden
büyükler katılmıştı. T. Ağa'nın odası, köydeki diğer odalardan farklı
biçimde, ilave bir göz odaya daha sahipti. İşte bu geniş iki büyük
salon ve odanın giriş kısmı dolmuş, içeride yer bulamayanlara dışarıda, sekide,
sofra açılmıştı. Hafız gece boyunca neredeyse ayaktaydı. Çok keyifliydi. Tüm
misafirlere ve köy halkına, büyük cezvelerle kendi hazırladığı acı kahveden
defalarca ikram etti. Davetlilere sadece kahve sunmuyor, her zamanki
nüktedanlığı ile onlarla hasbihâl de ediyordu. Temelde buraların bir garibi,
yabancısı olmakla birlikte, aradan geçen zamanda öyle bir benimsemişti ki bu
toprağı, tüm çevreyi en az eski bir Seydimenli kadar iyi biliyor ve hemen
herkesi tanıyordu. Onun insanlarla o candan sohbetine şahit olanlar sanki kırk
yıllık bir dostluğun bakiyesini sürüyor gibi düşünürdü. Öyle samimi ve içtendi
Hafız. Zira hesap yoktu Hafız'da. Ne geçmişe, ne bugüne, ne de geleceğe dair
bir şeylerin hesabını kurmuyordu hiç. Anı yaşıyordu, anda vardı, anda dem
buluyordu bir nevi. Hiçbir kaygısı yoktu, sadece yaşıyordu. Hem de keyfi nasıl
isterse, hiçbir şeyi zorlamadan. Onun bu haleti ruhiyesine her zaman değil
belki ama bazen gıpta edenler bir hayli fazlaydı aslında köyde. Bir keresinde,
herkesin önemli ve derin bir köy mevzusuna daldıkları bir anda, Hafız'ın küçük
bir muziplikle bazı yüzlerde tebessüm hâsıl etmesi, Mahmut Ağa tarafından,
"Bu kafada olasın da, yaşayasın" şeklinde ifade edilmişti. Esasında,
Hafız gibi bir yabancının daha önce hiç tanınmadığı bir yerde, böylesi bir ev
sahipliğine ve ikrama mazhar olması da, işte bu hasletinin bir neticesiydi.
Seydimenliler, sanki kendilerinde eksik kalan bir yanı, Hafız'ın mevcudiyeti
ile gideriyordu.
Hafız, o gece, geç vakit hâlinden çok memnun ayrıldı T.
Ağa'nın odasından. Uzun zamandır böylesi koyu bir hasbihâlin içinde olmamıştı.
Ekseriyetle ne kadar konuşkan bir insan olsa da, yakın zamanda bu kadar çok
konuştuğu ve güldüğü bir günü hatırlamıyordu. Bu düşüncelerle, o yoğun
kalabalık dağıldıktan sonra, çoğu zaman olduğu gibi yine bir başına Y.
Ağa'nın odasına doğru uyumak üzere yürümeye başladı. Gece vakit ilerlemiş,
gökyüzündeki ay dışında ortalığı aydınlatan hiçbir ışık zerresi kalmamıştı.
Karanlıkta Y. Ağa'nın odasına yürüyen Hafız, odaya girdikten sonra cebindeki
çakmağın ışığıyla yatağının yerine baktı sadece. Şimdi, tekrar lambayla falan
uğraşmak istemiyordu. Çok iyi geçen bir günün ve gecenin ardından, yorgun
ama huzurlu bedenini biraz dinlendirmek istiyordu. Bu duygularla, yattığı
odanın kıble camından gökyüzünde parlayan ayı seyrederek uykuya daldı.
Sabah erken vakit, genelde olduğu üzere, Zennüp Hüseyin odaya ilk
gelen kişi oldu. Yalnızlıktan mı yoksa yaşlılıktan mıdır, bilinmez Zennüp
Hüseyin geceleri rahat uyuyamazdı, sıklıkla sabahı zor ederdi. Güneşin ilk
ışıklarını görünce de hemen kalkar, evinde varsa, çoklukla olmazdı, bir iki
bardak çok koyu çay demler, kaçak tütünle onu içerdi. Güneşin biraz kendini
belli etmesiyle birlikte de, o aralar Y. Ağa'nın odasının yolunu tutardı. Bugün
de öyle yapmıştı. Bazen geldiğinde Hafız henüz uyanmamış olur, bazen de yeni
uyanmış veya acı kahveyle uğraşır bulurdu. Bugün de henüz Hafız'ın uyanmadığı
günlerden diye düşündü, fazla ses etmeden odanın giriş kısmında bulduğu bir
sandalyeye ilişti. Bir müddet yalnız kaldıktan sonra, köyün yetişkin erkekleri
birer ikişer gelmeye başladılar. Güneş tam kendini belli etmeye başlamışken bu
sefer, Y. Ağa da geldi. İçeriye girer girmez, "Hey babanın
gülü, bizim Hafız geceden kalma olmuş yorum" dedi, onun yokluğunu
fark ederek. Sonra da Zennüp Hüseyin'e, "Uyandır hele şunu, alıştırdı
bizi, kahve olmadan nasıl biz bize gelek?" diye gülümsedi. Zennüp Hüseyin
kendinden beklenmedik bir atiklikle içeride yatan Hafız'ın yanına gitti. Zennüp
Hüseyin'nin hemen "Hafız, Hafız" şeklinde hızlı hızlı seslenişi
duyulmaya başlandı. Ancak bir an kısa bir sessizlik oldu. Akabinde,
"Erreyy, Hafız ölmüş yorum!" şeklinde üzgün sesi duyuldu. Giriştekiler,
derhal Hafız'ın yattığı odaya geçti ve Hafız'ın yarı açık gözlerini ve kaskatı
vücudunu hemen fark ettiler. Bir anda hiç kimse tek kelime edememiş, yalnızca
şaşkın gözlerle herkes Hafız'ın başında birbirine bakakalmıştı.
Hafız 68 yaşındaydı. Öldüğü güne kadar, kimse Hafız'dan bir
yerinin ağrıdığını veya bir rahatsızlığı olduğunu hiç duymamıştı. Hafız,
Seydimen'e geldiği günden beri hep aynı görünürdü neredeyse köydeki hemen
herkese. Bu kadar neşeli bir gün ve geceni ardından böylesi bir gidiş herkesi
afallatmıştı. Seydimen'de o güne kadar ne kimse Hafız'ın böyle ansızın
öleceğini düşünmüştü ne de ölümü o neşeli adama kondurmuştu. Ecel bu hayat dolu
adamı, bir gece vakti, bir başına, uykusunda yakalamıştı. Hafız'ın cenazesini
görenler, yarı açık gözlerinin ve kafasının odanın Suriye yönüne bakan kıble
penceresine baktığını ve kafasını sanki o tarafa doğru uzattığını hayretle fark
etmişlerdi.
Bütün köy, Y. Ağa'nın odasının etrafına toplanmıştı. Herkes
sessiz, şaşkın ve meraklı gözlerle etrafa bakınıyordu. Toplananlar, köyün
büyüklerinden bir şeyler duymak ister gibiydi. Kimse ne yapılacağını
bilemiyordu. Hafız, geride ne bir akraba ne bir evlat ne de başka bir isim
bırakmıştı. Hayattayken sadece yaşadığı gibi ölürken de sadece ölmüştü. Bundan
sonrası kalanları işiydi. Köyün ileri gelenleri odanın giriş kısmında bir
aradaydı. T. Ağa, herkesin bakışının üzerinde olduğunu hissettiği için bir
şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu. Aslında köyde normal bir cenaze olsa
herkes ne yapacağını bilirdi. Hafız'ın durumu karışıktı. Bir kere, nereye
gömülecekti? Ailesi gelecek miydi? Kime haber vereceklerdi? Bunlar belirsiz
olduğundan herkes birilerinin karar vermesini bekliyordu. T. Ağa söze girdi:
"Yorum görüyorsunuz, hiç beklenen bir şey değildi bu, daha dün o keyifli
hâliyle beraberdik. Hafız, ne geride ne de önünde bir şey bırakmadı. Öylece
çekti gitti. Haber verebileceğimiz bir kimse dahi söylemedi. Bir yakınını bilen
varsa söylesin. Cenazesini öylece ortada bırakıp duramayız. O kadar tuz ekmek
olduk, içli dışlı bulunduk, Hafız artık bizden biri olmuştu. Onu da bizden biri
gibi mezarlığımıza gömmekten başka çare yok. Ne dersiniz?" dedi
içeridekilere. Hazırdakiler, zaten bir an önce karar verilmesini bekliyordu,
cenazenin öylece bekletilmesi hiç içlerine sinmiyordu. Bu, alışık olunan
bir durum da değildi keza. T. Ağa'nın önerisine, başta Y. Ağa olmak üzere,
herkes sıcak baktığını belli etti. Bu şartlarda yapılabilecek daha makul bir
şey de yok gibiydi. Mahmut Ağa, "O zaman beklemenin âlemi yok, defin
işlerine başlayalım, gençler kazma kürekle mezarlığa..." dedi ayağa
kalkarak. Sanki herkes böylesine bir ateşleme beklermişcesine hep birden ayağa
kalktı. Bundan sonrası daha önce çokça deneyimlenmiş bir rutindi.
Önce odanın arkasına dut ağacının yanına büyük taşlardan bir ocak
yapıldı ve içine çalı çırpı ve odun yerleştirildi. Metal varillerin ikiye
bölünmesiyle yapılan marbıl denen büyük su kabı taş ocağın üzerine
yerleştirildi. İçerisi yarıya kadar su dolduruldu. Anadolu'nun ilginç bir âdetidir; cenaze, ılık suyla son kez yıkanırdı. Hafız'ın bedeni son kez bu
ısıtılan suyla yıkanacaktı. Mahmut Ağa, oğlu 'Kanatlı'ya, "Nohu'ya ulaş,
Hoca ve masayı al da gel" dedi. 'Kanatlı', her zamanki çevikliğiyle
hızlı adımlarla Seydimen'in yaklaşık iki kilometre güneyindeki Nohu köyüne
doğru yola koyuldu.
Birkaç saat içinde, bir at arabasıyla ahşap ölü yıkama
masası ile hoca gelmişti. Ölü yıkama masası, iki metre uzunluğunda ve bir metre
genişliğinde, ortası hafif çukurumsu, kenarlarında cenazenin baş, kol ve
bacaklarını yerleştirmeye yarayan oyukların yer aldığı dikdörtgen şeklinde bir
masaydı. Bu masa, Hafız'ın ilk kez karşılandığı o odanın yanındaki büyük dut
ağacının altına yerleştirildi. Hoca, cenazeyi yıkamak üzere hazırlandı.
Hafız'ın cenazesi, uyurken üzerine örttüğü eski yorganı sarılı vaziyette bu
masaya yatırıldı. Çevre evlerden dört büyük kilim getirildi. Masanın dört bir
yanına sekiz kişi tarafından bu kilimler, elle tutulmak suretiyle gerildi.
Maksat cenazenin mahremiyetine hürmet ve çocukların meraklı bakışlarından
saklamaktı onu. Hoca, kefen bezini Hafız'ın cenazesinin üzerine örttü önce,
sonra sarılı olduğu yorganı kaldırdı ve üzeri kefenle örtülü hâlde giysilerini
çıkarmaya başladı. Daha sonra yorganı ve giysilerini masadan alıp kenarda
bekleyenlere verdi. Hafız'ın cenazesi, artık kefen bezinin altında öylece
kaskatı yatıyordu. Hoca ısınan suyu eliyle kontrol etti, sıcaklığın kâfi
olduğunu işaret ederek, bir tas ve iki satıl ile bu sudan getirilmesini istedi.
Sonra da, cenazenin başından başlayarak, dualar mırıldanarak kefen bezini
tamamen kaldırmadan kısım kısım Hafız'ın bedenini son kez yıkamaya başladı.
Ortalığa kısmi bir sessizlik hâkimdi. Sağda solda öbek öbek toplanmış
insanlar kendi aralarında kısık sesle konuşuyorlardı. Ses
kabilinden çevredeki en baskın şey, masadan aşağıya dökülen suyun şırıltısıydı.
Hafız, ömrünün son demlerini kalabalık cemaatlerde, hoş
sohbetlerle yaşadı ama yalnız bir adam olarak öldü. Köyde, ölümüne üzülmeyen ve
bu duruma şaşıp kalmayan hiç kimse yoktu. Kimseye bir zararı dokunmayan bu
garibin ölümüne herkes yanmıştı ama tek bir gözyaşı da dökülmedi arkasından,
neticede, her şeye rağmen 'eloğlu el'di Hafız herkes için.
Seydimen mezarlığının alt kısmı, Hafız'ın da defnedildiği
bu bölgede, mezarlar yerle bir olmuş hâlde. Buradaki
mezarları, ne bilen ne de hatırlayan kaldı şimdi.
Hafız'ın o büyük dut ağacının altında başlayan Seydimen macerası,
yine o dut ağacının altında son kez ölü masasında yıkanarak nihayete eriyordu.
Bugün, eskisi kadar gür olmasa da o dut ağacı, o odanın atıl durumda
sayılabilecek binasıyla birlikte hâlâ yerinde durur. Ancak köyün mezarlığının alt
başında, çukur bir bölgeye defnedilen Hafız'ın naaşının tam olarak hangi mezarda olduğunu, tıpkı
Zennüp Hüseyin'in ima ettiği gibi, hatırlayan dahi kalmadı.
Bu toprakların üstünden altına göçüp gidenlerin
ruhuna el-Fatiha!
Şimdilerde günlük hayatta neredeyse hiç giyene rastlanmıyor ama çocukluğumuzda köyde az da olsa zıbın giyen olurdu. Merhum Meryem (Meyro) ninem, Hatın ve Avaş 'bibi'ler, hep zıbınlı halleriyle hâlâ belleğimde canlılığını korur.
Tabiî, "Ahmediye" denilen o turuncu başlığı, artık kıymetinden mi yoksa sadece özel zamanlara has olmasından mı, o zamanlarda da günlük hayatta pek giyen olmazdı. Benim açımdan işin bir garipliği de, bu kıyafeti giyenlerin bile 'köylü esvabı' şeklinde onu nitelemeleriydi. Köynek, kuşak ve başlıktan oluşan bu kıyafet, günümüzde dahi Barak Ovası'nın en önemli folklorik ananelerinden biridir. Bilhassa düğün halaylarında bayan katılımcıların favori yöresel kostümüdür bu zubunlar.
Her ne kadar ablaları Saliha (Sâlhey) ve Elif teyzelerim hâlâ kullanmasına rağmen, Anamın zubun giydiğine pek şahit olmamışımdır. Gene de köyde en gözde zıbın tedarikçilerinden biridir Anam. Gerektiğinde heveslilerine boy boy zıbın sağladığına kaç kez tanık oldum, hatırlamıyorum doğrusu. Yine bir bahar günü, 90'lı yıllarda, torunlarını yukarıda yer alan resimlerdeki gibi giydirmiş, bana da yeğenlerimin bu şirin hallerini evin önünde fotoğraflamak düşmüştü.
Barak'ta geleneksel erkek kıyafetleri çok renkli değildir. Şalvar, kuşak, gömlek, yelek ve başa sarılan yağlık denilen geniş bir örtüden veya kasket tarzı şapkadan meydana gelir. Buna karşılık Barak'ın geleneksel kadın kıyafetleri çarpıcı ve canlı renklerden oluşur. Eskiden bu kıyafetlerin Halep'den geldiği söylenirdi. Yöredeki en klasik bu kadın kıyafetine, eskiler tarafından "Köylü Esvabı" veya "Üç Etek Zubun" da denir. Bir gömlek üzerine renkli köynek, çok renkli bir basma önlük ve süslü bir kuşaktan oluşan zıbın haricinde, gene çok renkli bir şalvar ve başa sarılan "Ahmediye" denilen turuncu başörtüsü geleneksel Barak kadının en ayırt edici ve görkemli kıyafetidir. "Ahmediye"nin kendine özgü bir bağlama şekli vardır. Sanki poşuyla sarılı gibi durur. Gene "Ahmediye" dışındaki başlıkların üzerine renkli poşuların bağlandığı da olur. Ayaklara da tercihen kırmızı yemeni giyilir. Yine eskiden Barak’ta kadınlar yüzlerinde koyu yeşil renkli dövünleri (bir çeşit döğme) süs olarak kullanırmış.
Şimdilerde bu kıyafetleri bazı yaşlılar dışından günlük hayatta giyene neredeyse hiç rastlanmıyor ama geçmişte köylerde kadınlar arasında az da olsa bu zıbınlardan giyen olurdu. Artık Barak’ın folklorik simgelerinden biri sayılan “Ahmediye” ise günlük hayattan ziyade düğün gibi özel zamanlara has hâlâ giyilir. Çok canlı ve renkli köynek, salma (önlük), şalvar, kuşak ve başlıktan oluşan bu Barak yöresel kıyafeti, günümüzde Barak Ovası'nın en önemli folklorik ananelerinden biridir. Aslında bu konuda kadın kıyafetleri daha özelliklidir zira Barak erkekleri yabanda giydikleri iş şalvarları dışında düğünlerde bile pek geleneksel kıyafet giymezler.
Hayat hep güllük gülistanlık değil elbet. Her daim iyilik ve güzellikler yaşanmıyor bu dünyada, her toprak parçasında zaman zaman tatsız anlara şahit olunmuştur. Toplumun farklı olana ve tam olarak anlaşılamayana karşı tutumu, bazen çok acımasız olabiliyor maalesef.
Fotoğraf: Cahit TANYOL, Baraklarda Örf ve Âdet Araştırmaları, Sosyoloji Dergisi, 9. Sayı, 1954, sf. 101.
Hayatın günlere değil de, daha zamana ayarlı olduğu yıllardı. Artık
ilkbaharın sonuydu. Güneşin kavurucu sıcağı, Mayıs ayının bittiğini ve Barak
Ovası'na hâkim olacak iş dolu yaz günlerinin müjdecisi gibiydi. Eskiler yazın
gelişine çok önem verir ve içlerini çocuksu bir heyecan kaplardı. Bu hallerini,
zaten çok erken kalkmalarına rağmen daha da erkenden, ortalıkta pek ışık
zerresi yokken uyanmalarından görebilirdiniz. Aslında, bu kadar erken
kalkmalarına kimsenin gıkı çıkmazdı da, köylerde işler henüz tamamıyla kol
gücüyle dönmekteydi. Bu yüzden her evde iş gücü mahiyetinde yeter sayıda
erkeğin bulunması neredeyse bir tür anane haline gelmişti. Bir adamın gerektiğinde
birden fazla evlenmesinin veya birkaç erkek çocuğu olsun diye uğraşmasının
altında da çoğu zaman bu saik yatardı.
Esasında güngörmüş bu insanların, horozlardan bile önce kalkmalarında
yılların damıtılmış tecrübelerinin ağırlığı da bir hayli fazlaydı. Zira Barak
Ovası'nda Mayıstan sonra cehennem sıcakları etkisini hafiften gösterir.
Güneydeki Suriye çöllerinin sıcağı sanki buralara kadar gelir ve hayatı günün
belli saatleri için bile olsa durdururdu. Özellikle kuvvetli sıcakların hâkim
olduğu yaz günlerinin öğle sularında insanlar kabuklarına çekilir, iş güç ancak
evlerde görülebilirdi. Gene de faâl dedikleri günlükçüleri çalıştıranlar için
gün aralıksız sürerdi. Gün ortasındaki bunaltıcı sıcağa rağmen hasat zamanının
harman işleri aksatılmadan bitirilmeye çalışılırdı. Bu nedenle çok erken
kalkmak, bir nevi zamandan tasarruf etmek ve öğle sıcağındaki kavurucu havanın
randıman düşürücü etkisini savuşturmak açısından önemliydi. Hele ki karın
tokluğu ve barınma karşılığı çalışmak olan azaplık veya ortakçılık yapıyorsanız
zaman sizin için daha mühim olur. Bu durumda, ne gündelikle ne de herhangi bir
ücret karşılığı çalışılmadığından, işiniz ve emeğiniz sizin geçiminizdir.
Yanında çalıştığınız ağanın işlerinin görülmesi hayatınızın rahat bir şekilde
idamesi için bir çeşit zarurettir. Zaten Birinci Dünya Savaşı ve akabinde
Fransız işgalinin kıtlık günleri ile sınanmış ve makineleşmenin henüz hayata
çok az katıldığı veya hiç girmediği bir dönemde, iş ve emek en büyük nimet
sayılırdı. Aslında çoğu kimse için hâlâ da öyledir.
Eskiler tüm bu bilgece tecrübeleri yakinen tatmış ve pek çoğu içinde bir
ömür harcamışlardır. Bu yüzden, çalışmaktan avuçlarında nasırdan ve onun
sertliğinden başka bir şey kalmamış olan Abov Dayı'nın, sabahın köründe ahşap
bir merdiven olan süllümün başında, damda yatan çocuklarına seslenişinde,
sözünü ettiğimiz deneyimlerin önemli payı vardır. Lakin bu kadar erken kalkışı
yalnız bir zaman kazanma telaşı ile açıklamak da doğru olmaz elbet. Gidilecek
mercimek yolması öncesi, ahırdaki hayvanların bakımları ve yemlenmelerine,
namaz kılanların ibadetlerini edaları, gün içinde her zaman geri dönülemeyebileceği
için gerekli erzak ve yiyeceğin denkleştirilip hazırlanması hep vakit alan
işler o zamanın köy hayatında. İşte tüm bunlar, hayat pratiğinin Abov Dayı'ya
öğrettiği basit ama yalın gerçeklerden derlenenlerdi.
Abov Dayı 65 yaşında eski bir azap olmasına rağmen o zamanlar Seydimen
Köyü'nde Y. Ağa'nın yanında ortakçılık yapıyordu. Hayatı hep çalışmakla geçmiş
bu yaşlı adamın dinçliği de, yıllardır işleyen bir demir gibi sabır ve kanaat
dolu bir azmin eseri hakikatte. Daha üç yaşında, Suriye'nin bir Arap köyünün
mezarlığında, Y. Ağa'nın babası H. Ağa tarafından kimsesiz olarak bulunup
himaye altına alınmasından bu yaşına kadar, Seydimen'in dışına çıkmamış ve
neredeyse bir günü boş geçmemiştir. Anadolu'da o dönem çoğu adamın gurbetle
tanışmasına, belki de tek vesile olan askerlik görevi bile Abov Dayı'ya,
zamanında nüfusa kayıtlı olmadığı için uğramamıştır. Sonradan çocuklarıyla
beraber kendi nüfus kaydı da yapılırken, askerlik için elverişli yaşı çoktan
geçmişti Abov Dayı’nın. Hiç durmaksızın akıp giden iş güç dolu zor günler
yıllardır hep peşindeydi. Gerçi o, bu durumdan rahatsız falan değildi, bilakis
kış günlerinde nispeten boş geçen saatlerden daha çok rahatsızlık duymuştur. Bu
rahatsızlık sebebiyle olacak ki, daha küçük yaşından itibaren yatsı namazı
sonrası hemen yatmayı adet edinmişti. İşin aslı o zamanlar, ne gündüzün
yorgunluğundan ne de gecenin zifiri karanlığından, kimsenin bir şey yapmaya ne
takati ve ne de niyeti olurdu hakeza.
Abov Dayı, H. Ağa'nın destek ve yardımıyla Emine Hanım ile evlenmişti. Daha
sonra, Hasan, Abit, Âvaş, Memir ve Zehra sırasıyla dünyaya gelmiş, bu
topraklarla bir de ailesel bağı oluşmuştu. Böylece geçmişi konusunda eskiden
daha çok hissettiği merak duygusu, neredeyse kaybolmuştu. Kaderin çizdiği
yepyeni yollar, insanın geçmişle olan ilgisini ve bağını giderek
zayıflatabiliyor. Geçmiş anılmadıkça yok olan hatıralardan ibaret aslında insan
için. Onları canlı tutan insanın belleği, oradaki öncelik ve önemleri de
hafızada kalıcılıklarını belirliyor. Çok sağlam bir temeli yoksa bellekte
hatıraların, günlük meşgalelerin heyulası arasında kaybolup gitmeye mahkûmdur
geçmiş.
Merhum H. Ağa'nın oğulları köyü paylaştıktan sonra Abov Dayı Y. Ağa'ya düşen
topraklar üzerinde ikamet etmeye başlamış, ortakçılık yaparken bir yandan da
onun malı ve hayvanları ile ilgilenmekteydi. Bazen Y. Ağa'nın kardeşleri, hatır
ve yardım kabilinden, Abov Dayı'ya 'şekere' için toprak tahsis ederlerdi ama
onun esas işi ve görevi Y. Ağa'nın mülkünün idaresiydi. Bir baba gibi gördüğü
H. Ağa'nın ölmesine bir hayli üzülen Abov Dayı, çocuklarının ve hanımının çok
istemelerine rağmen Nizip'e gitmek istememiş, "Bu topraklar benim yurdum,
ayrılamam" demişti. Kendisine ait olmayan bit toprak parçasına böylesi bir
bağlılık, ancak yıkılırcasına çalışmayı adet haline getirmiş böylesi sebatkâr
bir adama yakışırdı zaten. Hep yaşadığı toprağa öylesine bağlanmıştı ki, köyün
çoğu azabı, ortakçısı ve civeleği köyün hâlihazırdaki en büyüğü T. Ağa'nın
etrafına toplanmışken, o H. Ağa'nın evine yerleşen Y. Ağa'nın evine hep yakın
yaşadığından, oradan bir türlü ayrılamamıştı.
Abov Dayı ve ailesi Y. Ağa'nın toprakları üzerinde yaşıyor ve genelde onun
işlerini yapıyor olmakla birlikte, köyün kalanın işleriyle de gücü ve zamanı
yettiği ölçüde ilgilenmeyi alışkanlık haline getirmişti. Ne zaman boş kalsa ya
iş gören birinin yanına gider ya da başta T. Ağa olmak üzere, kimin görülmesi
gereken bir işi varsa oraya yönelirdi. Aslına bakılırsa o zamanki köy
hayatında, köyün en kıdemli ağasının işleri halledilmeden diğerlerinin kendi
işiyle uğraşması pek yakışık almazdı. Kendi malı mülkü olanlar ve hatta ağanın
küçük kardeşleri için bile geçerliydi bu anane. Özellikle ekim ve hasat zamanları
bu nedenle tam bir koşturmaca şeklinde geçerdi. Herkes bir an önce kendi işine
bakmak isterdi bir yandan.
Evet, bir harman zamanı daha, Mayıs ayının son günlerinden birinde Seydimen
Köyü'nün şark tarafı Abov Dayı'nın sesiyle uyanmaya başlamıştı. Köyün en erken
uyanan cins horozları bile Abov Dayı'nın gür sesinden sonra, ancak ötmeye
başladılar. Abov Dayı, oğlu Hasan'a ilk iki seslenmesinden sonra, bu sefer
sesinin tonunu biraz daha yükselterek bağırdı:
-"Ulen Hasan, daha kalkmayacak mısın? İşlerden haberin yok herhalde,
Hobap'tan adam mı gelecek Hasan?"
Esasında hiçbir yerden adam falan geleceği yoktu. Abov Dayı'nın ailesi daha
önce olduğu gibi, ortaklık olarak ekdikleri arazinin bütün hasat işlerini
yapacaktı. Bu sesleniş, bir anlamda Hasan'a yerinin ve kimliğinin
hatırlatılmasıydı.
Abov Dayı, Hasan'a sesini duyurduktan sonra bir ümit, harman yerinde daha
dövülmemiş harmanın üzerinde yattığını tahmin ettiği diğer oğlu Memir'i
uyandırmak istemişti. Ama Memir'i istenilen veya tahmin edilen bir yer ve
zamanda bulmak çok az kişiye nasip olmuştur. Temel toplumsal alışkanlığımız
olan genele fazla uymayanları deli diye yaftalamak Memir için de geçerli
olmuştu. Memir, köyün neredeyse tüm kuyularını mesken tutmuş, sürekli inip çıkmakta,
sağdan soldan temin ettiği ekmek parçalarını, yiyecek artıklarını özellikle köyün ortasındaki suyu çekilmiş bir kuyuya taşımaktaydı. Söylediğine göre yılanları besliyordu.
Bunun söylenceden daha ileri bir durum olduğu, habire elinde yılan
taşımasından, arada koynunda bile yılan görülmesinden anlaşılıyordu. Ancak bu
görüntüler, zaten üzerine atılı deli ithamının birer karinesi olarak
benimsenmiş gibiydi. Bu nedenle pek kimse Memir'e ilişmez, onun da pek kimseyle
iletişim kurduğuna rastlanmazdı. Fakat bu durumun, şu anda Abov Dayı için fazla
bir önemi yoktu. Onun her zamankinden daha fazla adama ihtiyacı vardı. Zira
yolma zamanı artık geçiyordu. Mercimeklerin bir an önce yolunması ve harman
yerine taşınıp dövülmesi gerekiyordu. Gerisi daha kolaydı. Siz kolay
denildiğine bakmayın, harman savurması ve elenmesi de az meşakkatli bir iş
değildi ama buradaki kolaylık zaman baskısının azalmasıydı. Çünkü yolmanın ve harman
taşıma işi olan şahranın gecikmesi, hasadın yakıcı ve kurutucu güneşe daha
fazla maruz kalmasına neden olurdu. Bu da hasadın yabana saçılarak ziyanına yol
açabilirdi. Emeğinden ve üç kuruşluk tohumundan başka sermayesi olmayan Abov
Dayı için hasadın her bir habbesi değerliydi. Hasat neticesinde, ürün ortaya
çıktıktan ve biderlik tohum ayrıldıktan sonra, kalan mahsul ekilen toprağın
sahibi Y. Ağa ile paylaşılacaktı. Ortakçılığın kuralı buydu. Ağa sahip olduğu
mülkünü ortaya koyar gariban bedenini, yani emeğini.
Memir'in mesken tuttuğu o kurumuş
kuyu, sonradan taş ve toprakla dolmuş.
Bizim evin yakınında olan bu eski
kuyunun üzerine 'Kanatlı' bir
dut ağacı dikmişti. Zira sonradan
kuyuya dolan toprak, çoğu kış küçük
çöküntüler meydana getirirdi.
Ağacın şimdiki durumu böyle.
Anadolu'da ağalığın türlü anlamları ve yaşanışı olsa da, Barak Ovası'nda
ağalık başlı başına bir vizyon ve karizma biçiminde görünürdü. Ağa, bilgisi,
otoritesi, uzlaştırıcı, dürüst ve iş bilen niteliklerini haiz, bir anlamda
politik yanı çok ağır basan bir figürdü. Zaten babadan oğula geçen yönü de bu
politik yanın bir tezahürü gibiydi. Tabiî bunun 1900'ün ilk on yıllarındaki
Türkiye için geçerli olduğunu da unutmamak gerekir. Bir yönüyle tarihi
kökenleri olan bir önderlik ve liderlik arayışının kırsal kesimdeki karşılığı
olan ağalık, adaletsiz bir geleneğin devamı olmakla birlikte, 20. yüzyılın ilk
yarısında Barak Ovası'nın önemli bir toplumsal gerçekliğiydi. Ağalık,
insanların birlik olma ve dışarıya karşı korunma güdülerinin ataerkil bir gücün
gölgesinde var oluşuydu da. O zamanın koşullarında, toplum halinde yaşamanın en
azından kırsal kesimde doğal bir sonucu olarak görülüyordu sanki. İnsanların
tarih boyu kendilerine bir topluluk önderi arayışına girmelerinde belki çok
daha fazla faktör söz konusu ama doğrusu bunun uslanmayan bir beşeri alışkanlık
ve istek olduğu da açık. Kısacası o vakitler, ağaların ve çocuklarının köyde
tam söz sahibi olduğu zamanlardı. Herkesin bildiği, resmi olmayan ama
geleneksel bir kural, köy hayatında ağanın varlığını her şeyin merkezine
taşıyor gibiydi.
Abov Dayı'nın tam bilincinde olduğu basit ama hayati gerçekler, işte tüm bu
tür toplumsal normlardı. O, daha çocukluğundan itibaren bu gelenek ve toplumsal
alışkanlıkların içinde yoğrulmuştu. Bu geleneklerin yanlışlığını çoğunluk gibi
belki O da biliyordu. Fakat hayatın pratik gerçekleri genelde hakkaniyete uygun
düşmüyor işte. Toplumsal olanları gibi tüm alışkanlıklar ekseriyet için bir
süre sonra hayatın en önemli kuralı haline gelebiliyor. Yanlış olduğu bilinse
bile alışkanlık biçiminde edinilen davranış kalıpları zaman içinde bağımlılık
yaparcasına bireylerin üzerine oturabiliyor. Adet haline geliyor neredeyse. Hülasa,
Abov Dayı'nın bu erkenciliğini ve aceleciliğini de tüm bu yaşam
birikimlerine bağlamak sanırım normal görülebilirdi o zaman için.
Abov Dayı, oğlu Memir'i uyandırmak için köyün poyrazındaki harman yerine
gitmişti. Yolmaya başlamalarının üzerinden ancak bir hafta geçmişti. Bir
haftada yoldukları mercimek kucaklarını yabanda bırakmak yerine hemen köye
taşımışlardı. Abov Dayı, harmanı yabanda tutmayı pek sevmezdi. Her yolma günü
ikindiye kadar, artık sararmaya yüz tutmuş mahsulü üzerindeki bodur mercimek
bitkisini kökünden çıkarıp kucak dedikleri küçük yığınlar halinde
biriktirirlerdi. Bu kucakların bir araya getirildiği yığına da ravak derlerdi.
İkindiden sonra ise, emektar atı rahvanın arkasındaki arabanın üzerine ahşap
sırık ve tahtadan yaptığı ve şebeke diye adlandırdıkları kafes benzeri derme
çatma yöntemle mercimekleri köye taşırlardı. Her ne kadar Abov Dayı'ya pek
uymasa da, şahra genelde yolma işi tamamen bittikten sonra toplu şekilde tüm
hasat için yapılırdı köyde.
Abov Dayı tahmin ettiği gibi, Memir'i bulamadı harmanın üzerinde. Hatta
yatak ve yastık kabilinden sürekli harmanın yanında tutulan ve gündüz üzeri
kalın bir örtüyle kapatılan eski şilteler ve yorgan her zamanki şekilde
duruyordu. Demek ki, dünden beri kimse dokunmamıştı bu yatak yorgana. Ya Memir
geceyi burada geçirmedi ya da bu malzemelere hiç ihtiyaç duymadan harmanın
üzerinde öylece uyudu. Bu durum Abov Dayı'yı pek şaşırtmadı, zira havalar
ısındıktan sonra Memir'in geceleri nerede geçirdiği bir muamma gibiydi. Çoğu
zaman horantayla beraber sofraya oturması bile istisnaydı bu mevsimde. Nerede
ne yer ne içer pek kimse bilmezdi. Kimseye çaktırmadan evde
bulduğu çoğunlukla arpa, bazen de buğday ekmeğini ayranla mı yerdi, bazı
zamanlar Abov Dayı'nın aklına takılırdı. Zira evde, tel dolaptaki peynir ve
sarı yağ dışında her zaman yemek olarak bir şeyler bulmak mümkün değildi.
Ki bu yiyecekler de bozulmasın diye aşırı tuzlu şekilde saklanırdı ve doğrudan
tüketilmesi zordu. O zaman geriye ya sabahtan kalma o günkü ekmek çeşidinin
kalanını ya da Emine Hanımın oğlu için özel olarak ayırdığı yiyecekleri
tüketiyor olmalıydı. Ama Memir'in yiyecek içecek konusunda hiç sesli şekilde
kimseden bir talepte bulunduğunu işitmemişti. Velhasıl, artık delikanlı çağındaki
Memir, diğer işlerinde olduğu gibi, yeme, içme, uyuma gibi
ihtiyaçlarını da herkesten farklı olarak
giderirdi.
Abov Dayı'nın Hasan ve Abit'ten sonra üçüncü oğlu olan Memir daha
bebekliğinden itibaren farklıydı zaten. Ne tepkileri ne de ilgi duyduğu şeyler
normal bir bebekten beklenecek şeyler değildi. Daha bebeklikten itibaren
Memir'in toprağa ve üzerindeki börtü böceğe yaklaşımı ve ilgisi dikkate
değerdi. Küçücük bir çocuktan yerdeki karınca ve diğer böceklere nasıl müşfik
davranması beklenebilir ki? Memir, diğer çocuklardan çok farklı şekilde bu
küçük canlıları ürkütmeden saatlerce seyredebilirdi. Bırakın onlara en küçük
zarar vermeyi, çoğu zaman yuvalarında "nasıl daha rahat ederler"
kaygısıyla karıncaların etrafını taştan çevirirdi. Adeta kale yapardı karınca
yuvalarına. Diğer çocukların kuşları avlamak için kurdukları tuzaklar,
yuvalarını bozmaları ve sapan kullanmaları ıstıraptı onun küçük yüreğine. Hele
o karınca yuvalarını bozanlar, küçük böcekleri ezenler içini burkardı Memir'in.
Onun bu masumane küçük canlılardan tek beklentisi sessiz şekilde onları
seyredebilmekti. Yani basit bir merak duygusundan öte bir şey değildi meselesi.
Tabiî bu durum, diğer çocukların dikkatinden hiç kaçmaz, daha o zamanlar
anormalliğine yorulurdu.
Memir'in toprağa ilgisi ise daha bir başkaydı. Daha yeni emeklemeye
başladığı zamanlarda bile, evin içinde kerpiç duvarların sıvasının açıldığı
yerlerde veya dışarıda toprak üstünde, fırsat bulduğu her an toprağı hemen
ağzına götürürdü. Tabiri caizse, bebeklikten itibaren çocukluğu boyunca ciddi
bir toprak yeme sorunu vardı. Şimdi dahi, özellikle pürüzsüz beyaz toprak
gördüğü zamanlar kendine zor hâkim olurdu. Hatta bazen olamazdı da. Çocukluğu boyunca
avuç avuç toprak yediğine köyde şahit olmayan kalmamıştır herhalde.
Memir'in, tüm bunların yanında, her şeye çok çabuk inanan saf bir tarafı da
vardı. Çok çekmişti bu hasletinden ama insanlara karşı o masumane iyiniyetini
hiç kaybetmiyordu. Sürekli kandırılmanın burukluğuyla, çözümü insanlardan uzak
durmakta bulmuştu kendince. Çünkü ne zaman birilerine yakınlık gösterse ya
maskara ya da alay edilecek bir durumun içinde bulabiliyordu kendini. İşin
aslına bakılacak olursa, neden böyle olduğu konusunda hiçbir fikri de yoktu.
İnsanların kinayeli ve ikircikli söz ve davranışlarına bir türlü anlam
veremiyordu. Neden böyle bir davranışa gerek duyuluyordu, bir insan sözü niye
dolandırır ki? Memir'in pek anlam verebildiği şeyler olamamıştı bunlar. En son,
sanırım insanlar kendilerini başkalarından daha akıllı göstermek veya can
sıkıntısından kurtulup bir nebze eğlenmek için böyle davranıyorlar diye
düşünmeye başlamıştı. Ama Memir insanlara karşı iyiniyetini hep muhafaza ediyor
ve her şeye çarçabuk inanmaya meyyal yapısını hiç bozmuyordu. Tek çareyi insanlarla çok fazla muhatap olmamakta bulmuştu, ki öyle de yapıyordu genelde.
Bu nedenle küçüklüğünden beri ilgi duyduğu hayvanlara daha fazla yakınlık
duymaya başlamıştı. Hatta çoğu kişinin büyük tiksinti duyduğu fare ve yılan
gibi hayvanlar bile onun için sıradan hayvanlar halini almıştı. Memir'e göre
son derece yalın ve tekdüze bir davranış kalıbı olan tüm bu hayvanlar, insanın
yanında daha anlaşılır ve normal kalıyordu. İnsanın gariplikleri ve tuhaf
davranışları yanında hiçbir hayvanın esamesi bile okunamazdı. İşin garibi
Memir'in hayvanlara gösterdiği yakın ilgi, sanki onlarda da karşılık buluyordu.
Bozkırda karşılaşılabilecek en yabani hayvan olan yılanların Memir'e karşı
sergilediği uysallık ve tepkisizlik şaşkınlık vericiydi. Memir için yılanlar
cebinde ya da üzerinde taşınabilecek kadar yakın canlılar olmuştu. Köyde hiç
kimse, bu denli bir arada yaşamasına rağmen, Memir'in herhangi bir hayvan
tarafından ne ısırıldığına ne de sokulduğuna tanık olmuştu. Hatta yılanlara
karşı bazen köylü için cankurtaran gibiydi. Köylü kadınlar ekmeklerini
evlerinin yanında, içerisini topluca kesmik dedikleri sap, çalı, çubuk ve odun
parçaları ile doldurdukları ocaklık denilen yapılarda pişirirdi. Bazen taş ve
kerpiçten yapılmış bu yapılardaki yakacakların arasında yılan görülmesi önemli
olay olurdu. Herkes Memir'i çağırırdı. Memir gayet sakin bir şekilde sap ve
çalı çırpının arasına girer, her nasılsa bir anda yılana ulaşır ve onu
elleriyle yakalayıp götürürdü. Bir keresinde, elindeki yılanın zorla yere
düşürülüp taşla ezilmesi onu fazlasıyla rahatsız etmiş ve bir müddet kimsenin
muhitine yılan yakalamaya gitmemişti de millet soluğu köyün büyük ağasının
yanında almıştı. Memir, ancak rica minnet köylünün ocaklığında, ahırında ve ambarında
gizlenen yılanları çıkarmaya devam etmişti.
Güneşin ilk ışıklarının turuncu çizgileri hafiften belirirken Hasan da
Babasının son haykırışlarıyla irkilip kalkmıştı. Babasının ilk seslenişinde
uyanmıştı aslında ama sabahın bu tatlı serinliğinde, dam üstündeki hafif
nemlenmiş yorganın altından çıkmak için acele davranmak hiç içinden gelmemişti.
Sabaha karşı havanın iyice serinlemesi gün boyu sıcaktan bunalan Barak insanının
çok hoşuna giderdi. Bilhassa sabaha karşı bu üç dört saatlik muhteşem dinginlik
ve serinlik vakti, insanın tüm tembellik ve gevşeme duygularını kabartacak
türdendi. Hasan ayağa kalkar kalkmaz hanımı Esma ve çocuklarına seslendi. Esma
Hanım Hasan'dan çok daha tez canlı birisi olduğundan çoktan yaban
hazırlıklarına girişmişti bile. Lakin çocuklar, sabah serinliğinin tatlı
uyuşukluğunda öylesine güzel uyuyorlardı ki, Hasan kıyamadı çocuklara,
kendileri yaban hazırlıklarını görene kadar da çocukları uyarmamaya karar
verdi. Zaten sabah serinliği öylesine rutubetli bir havaya dönüşüyordu ki,
adeta insanın kanınının damarlarında mayıştırıyordu. Ama Hasan'ın 11 yaşındaki
büyük oğlu Cuma dedesinin bağırışlarından olsa gerek, çoktan uyanmıştı. Onun
hareketlendiğini gören Hasan hemen:
-"Cuma, dün orakları keskinlemeyi unuttum, yabana gidene kadar sen
hallet o işi" deyiverdi.
Zaten bir işin ucundan tutma gayesiyle hareketlenen Cuma da her zamanki
uysal haliyle:
-"Tamam" dedi ama babasının bu isteğini pek anlamadı doğrusu. Orak, arpa ve buğday hasadında kullanılırdı genelde. Oysa mercimek bitkisi, arpa ve buğdaya göre daha kısa ve samanı daha değerli olduğu için elle köküyle çıkarılırdı, yani yolunurdu. Orakla biçilmezdi. Belki babası bazen mercimeğin içinde karşılaştıkları kalın otları kesmek için istiyor olabilirdi ama Cuma sabahın bu vaktinde bunun sorgulamasını yapmaya hiç niyetli değildi. Kendinden isteneni sessizce yapmaya koyuldu.
Hasan daha askere bile gitmeden evlendirilmiş, otuzuna geldiğinde dört
çocuğa karışmıştı. Hasan babası kadar dış dünyaya kapalı biri değildi. Maddi
koşulların ağırlığını ve ortakçılığın yükünü hep üzerinde hissetmiş biriydi.
Buna karşılık, kendilerine ait olmayan bu çorak topraklara hiç de babası gibi
bağlılık duymuyordu. Bir an önce işleri yoluna koyup şehre gitmeyi ve orada
emeğiyle geçinmeyi kafasına koymuştu. Artık gideceği yer Nizip, Antep veya
başka bir yer mi olur, orasını tam kestiremiyordu ama gidecekti. İhtiyaç
duyarsa yine gelirdi. Zaten bildiği topraklardı burası ve iyice özümsediği işti
bu ortakçılık uğraşı.
Sol tarafta ağaçların olduğu yükselti 'Ali Derviş'...
'Ali Derviş Tepesi'nden 'Karşı Dağ'a doğru
bir yol gider işte böyle...
Hepi topu bir saatlik hazırlık evresinden sonra, maaile yaya olarak mercimek
tarlasının yolunu tutmuşlardı. Yalnız Emine Hanım ve evin küçük kızı Zehra
köyde kalmıştı. Neticede, evde halledilmesi gereken işler ve ahırda
ilgilenilmesi icap eden hayvanlar vardı. Köy yerinde ev, hiçbir zaman ıssız
bırakılacak bir mekân değildir zaten. Yarım saatlik bir yürümeden sonra, köyün batısındaki
Ali Derviş Höyüğü'nün kuzey tarafında ve 'Ağ Daşın Altı' diye tarif edilen
bölgedeki yarı kıraç yarı kepir tarlaya ulaşmışlardı.
Yol boyunca düşünceli olan Abov Dayı, tarlaya ulaştıklarında hafif bir
tebessümle arkadan gelenlere seslendi:
-"Helal olsun bizim Memir'e, valla işi yarılamış neredeyse!"
Memir, tüm aile daha tarlaya gitme hazırlıkları görürken, çoktan mercimek tarlasına
gelmiş ve yolmaya başlamıştı mercimekleri. Abov Dayı'nın fark ettiği gibi,
geceyi yastık yorgansız harmanın üzerinde geçirmiş ve daha ortalıkta pek ışık huzmesi
dahi yokken yola koyulmuştu. Geldiğinden beri yolma işinde, tam beş baş gidip
gelmişti Memir. Yani tarlayı enlemesine, bir insanın çömelmiş vaziyette
kollarının uzanabileceği genişlik kadar, on kez kat etmişti. Tarlanın yirmi beş
metre eninde olduğunu düşündüğümüzde, yani bir buçuk metre kol genişliğinde
toplam iki yüz elli metre kadar alanı tek başına o vakte kadar yolmuştu. Zaman
baskının bu kadar fazla olduğu bir anda gayet iyi bir iş performansıydı. Abov
Dayı'yı bir nebze olsun gülümseten şey, işte böyle özverili yapılan güzel
işlerdi.
Tüm aile, kuşluk güneşi iyice yükselip ortalığı ısıtana kadar, sabah
serinliğinin de katkısıyla, epey bir mercimek alanını yolmayı başarmıştı. Zaten
işin zor kısmı da asıl bu vakitten sonra başlıyordu. Kuşluk çıktıktan sonra
güneş sanki Barak Ovası’na daha bir yakınlaşırdı. Ortalık öyle bir dinginleşir,
hayvan ve çalışma sesi dışında adeta sessizlik çökerdi. Birkaç cırcır böceğinin
hiç değişmeyen melodisiyle ötüşü ortalığı bir nebze kaplardı. Tabiî bir de
yolunan mercimek bitkisinin tanelerini barındıran ve yöre insanın ‘badıc’ dediği
kurumuş kabukların birbirine değerken çıkardığı hışırtılar olurdu.
Sıcaklık öyle bunaltmıştı ki, bir ara Memir yaptığı işe kesintisiz devam
ederken herkesin duyabileceği bir sesle:
-“Şimdi iyi bir çoban iti olasın, küplüğün altındaki çamura giresin, başına
küpün suyu da şıp şıp diye damlaya…” diye iç geçirdi.
Haliyle herkeste hafif bir tebessüm hâsıl etti bu garip nida. Küplük, o
zamanlar yazları nispeten serin su içmek için kullanılan büyük kilden küplerin
evin dışında tutulduğu kerpiçten küçük gölgeliklerdi. Sürekli su doldurulup
içildiği ve eskiyen küplerin sızdırması nedeniyle, yerden desteklerle biraz
yüksekte duran küplerin altındaki boşluk genelde çamur olurdu. Özellikle yaz
günleri, o çamur börtü böceğin mekânı olurdu. Bazen de durumdan istifade etmek
isteyen köpekler, bu serin çamuru bunaltıcı sıcaktan geçici bir kaçış yeri
yapardı. Çok iyi bir hayvan dostu ve gözlemcisi olan Memir’den başka kim daha
iyi anlayabilirdi ki o hayvanların bu motivasyonunun gerekçesini?
Abov Dayı, kuşluk vakti ancak yarım saat süren ekmek molası hariç, sabahtan
beri çalışmanın ve sıcağın etkisiyle iyice terlemiş ve biraz da yorulmuştu. Bir
an arkaya doğru şöyle bir göz gezdirdi yolunmuş mercimek kucaklarına doğru.
Gözü, sabah getirdikleri ve hayvan postundan yapılma su tuluğunu arıyordu. Çocukları güneşten ısınmasın diye
yoldukları mercimek kucaklarından birinin altına koymuş olmalıydı. Sabah yemek
yedikleri mercimek kucaklarının olduğu yere doğru gittiğinde, diğer yolma
kucaklarından daha kaba duran bir mercimek kucağı yığının altında buldu su
tuluğunu. Sabahtan beri işe öylesine yoğunlaşmış Abov Dayı, tulukta çok az
su kaldığını hoşnutsuz şekilde fark etti. Bir miktar içtikten sonra, su tulumuyla
birlikte ciddi bir uyumla aynı hizayı koruyarak yolma faaliyetine devam eden
çocuklarının yanına doğru ilerledi. Yanlarınca varınca, elindeki su tuluğunu
göstererek:
-“Uşak suyu bitirmişsiniz.” dedi. Sonra Memir’e yönelerek:
-“Hadi bakalım bir koşu köye git Memir, it olmayı bile göze aldığın şu
küplükten bize soğuk su getir, anan taze ekmek versin, öğle yemeği için iyi
olur.” diye ilave etti.
Ailenin diğer fertlerinden çok önce işe başlayan Memir, bu tür bir teklifi
hiç beklemiyordu. Genelde yolma sırasında köye gidip gelmelere ve bu tür ufak
tefek işlere ağabeyinin çocukları gönderilirdi. Ancak sabahtan beri çömelir vaziyette
çalışmaktan iki büklüm olmuş ve sıcaktan bunalmış vücudu, daha zihninin durumu düşünmesine
fırsat dahi vermeden onu ayağa kaldırmıştı. Babasından aldığı su tulumundaki
kalan suyu, ağabeyinin çocuklarına içirir içirmez köyün yolunu tuttu.
Abov Dayı’nın evi Y. Ağa’nın evinin doğusunda, ona yakın bir yerdeydi. Geçen
yıl derme çatma şekilde inşa ettikleri küplükte iki evin arasında kalıyordu.
Emine Hanım, küplükteki büyük su küpünü, havalar ısındıktan sonra hemen her
sabah doldururdu. Haftada bir de küpün içinin iyece yıkanması gerekirdi. Her ne
kadar küpün üzerini örtecek ahşap bir kapak olsa da, sürekli açılan küp ve
kapak aralığından sızabilen toz toprak küpün dibinde su dışında şeylerin
birikmesine sebep olabiliyordu. Zaten küplüğün önünde kapı benzeri bir engelin
olmaması, çocuklar dâhil herkesin su küpüne rahatlıkla ulaşmasına ve gölgelik
amacıyla yapılmış kenardaki duvara asılı tas ile doğrudan küpten su içilmesine
olanak veriyordu. Evlerin kenarında olması hasebiyle, evlerle doğrudan bir
bağının da olmaması küplüklere yaz günü adeta bir sebil hüviyeti
kazandırıyordu.
Memir, yorgunluğuna ve sıcak havaya rağmen kısa sürede eve geldi. Anası, babasının isteği
üzere, daha sabah saçta pişirdiği taze yumuşak ekmekleri bir bez parçasına
yerleştirerek, bezin dört ucunu birleştirip düğüm yaptı. Çıkın denilen bu
taşıma biçimi, bilhassa yiyecek maddelerinin en favori sevk şekliydi. Çıkın yabana
gittiğinde düğüm çözülüp dört tarafa doğru açıldığında bir nevi sofra işlevi
görüyordu. Memir, köye gelirken suyu su küpü yerine evlerinin biraz uzağındaki
köylülerin kara kuyu dedikleri derin kuyudan almayı düşünmüştü. Çünkü oranın
suyu daha soğuk olurdu. Ancak gelirken kuyunun başındaki davar sürüsü dikkatini
çekmiş ve birilerinin hayvanlarını suladığı belliydi. Bu yüzden kuyu yerine
küplükten su almak daha mantıklı ve kolayına geldi. Fazla vakit kaybetmeden
oraya yöneldi. Evlerinden küplüğe giderken küplüğün poyraz gölgesinde oynayan
çocukları uzaktan fark etmemişti. Ergenliğe adım atmak üzere olan bu kalabalık
çocuk taifesiyle karşılaşmak istemezdi. Zira kendisine laf atacaklarını ve
küçük çaplı bir gerginlik çıkacağını artık iyice tecrübe etmişti.
'Kara Kuyu'nun şimdiki hâli...
Ergenlik çağı yaklaşan çocuk kısmı, tüm masumiyetlerine rağmen, bazen
özellikle zayıf ve farklı olanla alay etmeyi kendileri açısından iyi bir
eğlenceye dönüştürebilir. Hele ki Memir gibi saflığı ve farklılığı bu kadar
alenileşmiş bir garip onlar için iyi bir hedeftir. Memir de, sanki onların
amacına hizmet etmek ister gibi, çocukların kendisine sataşmasına kızar ve
onları tuhaf hareketler ve sesler çıkarmak suretiyle korkutmaya çalışırdı.
Tabiî Memir, küplüğe yaklaştığında iş işten çoktan geçmiş ve muziplere
yakalanmıştı bir kere. Başta Y. Ağa’nın oğlu A. olmak üzere, tüm çocuklar hep
bir ağızdan:
-“Deli Memir, Deli Memir
Yılanın kuyruğunu kemir!”
şeklinde bağırmaya başlamışlardı. Memir, normalde fiziki bir tepkide
bulunmaz, garip hareket ve seslerle çocukları korkutmaya çalışırdı ama bu sefer
nedense gayri ihtiyari yerden aldığı taşlarla çocukları korkutup uzaklaştırmak
istemişti. Aslında küçüklüğünden beri taş atmak konusunda iyiydi. Bazen, köyde
olsun yabanda olsun kendince belirlediği hedefleri taşla vurmaya çalışırdı.
Fakat bugün, sabahtan beri çalışmanın yorgunluğundan mı, yoksa bir an önce
tarlaya yetişmenin aceleciliğinden midir neden, korkutmak için çocuklara doğru
attığı bir taş hayatını kökten değiştirecekti. Taş çocukların yakınına, onları
korkutmak için atılmıştı ama çocukların tam üzerine gitti. Üstelik taş, Y.
Ağa’nın oğlu A.’nın kafasına değmesiyle, çocuğun feveranı ortalığı inletti.
Aslında taş o kadar hızlı ve sert değmemişti. Şekilsiz bir taş olduğu için
sivri kısmı A.’nın kafasına değdiği yerde, saç derisini biraz kaldırmıştı. Fakat
A.’nın feryadı, bir anda eğlenceyi kesmiş ve herkes şaşkınlıktan dona kalmıştı.
A. bir yandan ağlarken bir yandan da kafasını ovuşturuyordu. Kafasını
ovuştururken ellerinin kana bulaşması çocuğu daha da korkutuyor, bağırması
artıyordu. Bu arada eline bulaşan az miktar kanı ağlarken yüzüne gözüne sürüyor,
gözyaşlarıyla az miktar kan tüm yüze yayılıyor ve göreni ilk anda dehşete
düşüren bir manzaraya neden oluyordu. O ara, iki katlı kerpiç evinin üst
kattaki camlarından birinden Y. Ağa’nın kafası belirdi ve uzaktan oğlunun
halini görünce hiddetle camdan uzaklaştı. Geliyordu.
O iki katlı kerpiç konağın son durumu...
Y. Ağa, H. Ağa’nın çocukları arasında çabuk celallenmesi ve akabinde ağzına
geleni söylemesi ile namlanmıştı. Köyde kardeşlerinin bile çekindiği birisiydi.
Bu durumda, eski bir azap çocuğu ve ortakçının oğlu olan saf ve garip Memir’in nasıl
bir hissiyatta olabileceğini, varın siz düşünün. Annesi Emine Hanım sanki
olabilecekleri hissetmiş gibi, küplüğün başına koştu ve oğlunu eve götürmek
istiyordu. Memir’in gözü, Y. Ağa’nın evinin ikinci katındaki giriş balkonlarındaydı.
H. Ağa’nın yaptırdığı bu iki katlı kerpiç evin ikinci katına, güneyde ve kuzeyde
yapılmış iki çıkıntı şeklindeki balkondan girilebiliyordu. Bu yüksek seki
şeklindeki açık çıkıntılar, gündüz gölgelik ve akşam serinlik mekânı olarak da
kullanılıyordu. Şimdi Memir’in akıbeti oradan çıkan şahsın ruh haline bağlıydı.
Umulan oldu, Y. Ağa kızgın şekilde söylenerek elindeki ‘hızeren’ denilen ince
değneğiyle, ikinci katın güney girişindeki balkonda ayakkabısını giyerken
belirdi. Bu, Memir’e yetti. Memir, elindeki ekmek çıkınını ve su tuluğunu
fırlatarak, kalan tüm dermanıyla köyün kuzeyindeki yola doğru son sürat koşmaya
başladı. Zavallı Memir, öyle bir koşuyordu ki, sıcak ve durgun havada toprak
yolun tozu neredeyse cins bir atınki kadar yoğun kalkıyordu. Sonradan köylüler
bu durumu; “deli gücü işte” diye nitelemişti. Bu arada, ilk şaşkınlığı atlatan
A. ve arkadaşları da koşan Memir’i arkadan taş yağmuruna tutmuştu. Bu, Memir’in
daha da hızlanmasına sebep olmuştu. Emine Hanım, bir ümit Memir’in arkasında
koşmaya yeltendiyse de, yaşlı kadın beş on adım sonra tükenen dermanına karşı
koyamadı, durdu. Sadece son derece üzgün ve bitkin bir sesle:
-“Kaçma Memir, kaçma…” diyebildi.
Memir öylesine hızlı koşuyordu ki, bir müddet sonra köyün biraz kuzeyinde
yer alan yüksekçe engebenin tepesinde, ancak keskin gözleri olanlarca siyah bir
nokta olarak seçilebiliyordu. Bu Memir’in Seydimen’den son görünüşü olacaktı.
Yıllar sonra, ağabeyi Hasan, Maraş’ta Memir diye bir kimsesizin dolandığını
haber almış ve oraya gitmişti. Ancak tüm arama ve sormalarına karşın Memir’in
izine ulaşamamıştı. Memir kayıplara karıştı ve bir daha ondan hiç haber
alınamadı. Şu fani âlemin kimsesiz kayıplar zincirine yeni bir halka oldu
yalnızca.