19 Haziran 2015

Memir

Hayat hep güllük gülistanlık değil elbet. Her daim iyilik ve güzellikler yaşanmıyor bu dünyada, her toprak parçasında zaman zaman tatsız anlara şahit olunmuştur. Toplumun farklı olana ve tam olarak anlaşılamayana karşı tutumu, bazen çok acımasız olabiliyor maalesef.

Fotoğraf: Cahit TANYOL, Baraklarda Örf ve Âdet
Araştırmaları, Sosyoloji Dergisi, 9. Sayı, 1954, sf. 101.
Hayatın günlere değil de, daha zamana ayarlı olduğu yıllardı. Artık ilkbaharın sonuydu. Güneşin kavurucu sıcağı, Mayıs ayının bittiğini ve Barak Ovası'na hâkim olacak iş dolu yaz günlerinin müjdecisi gibiydi. Eskiler yazın gelişine çok önem verir ve içlerini çocuksu bir heyecan kaplardı. Bu hallerini, zaten çok erken kalkmalarına rağmen daha da erkenden, ortalıkta pek ışık zerresi yokken uyanmalarından görebilirdiniz. Aslında, bu kadar erken kalkmalarına kimsenin gıkı çıkmazdı da, köylerde işler henüz tamamıyla kol gücüyle dönmekteydi. Bu yüzden her evde iş gücü mahiyetinde yeter sayıda erkeğin bulunması neredeyse bir tür anane haline gelmişti. Bir adamın gerektiğinde birden fazla evlenmesinin veya birkaç erkek çocuğu olsun diye uğraşmasının altında da çoğu zaman bu saik yatardı.

Esasında güngörmüş bu insanların, horozlardan bile önce kalkmalarında yılların damıtılmış tecrübelerinin ağırlığı da bir hayli fazlaydı. Zira Barak Ovası'nda Mayıstan sonra cehennem sıcakları etkisini hafiften gösterir. Güneydeki Suriye çöllerinin sıcağı sanki buralara kadar gelir ve hayatı günün belli saatleri için bile olsa durdururdu. Özellikle kuvvetli sıcakların hâkim olduğu yaz günlerinin öğle sularında insanlar kabuklarına çekilir, iş güç ancak evlerde görülebilirdi. Gene de faâl dedikleri günlükçüleri çalıştıranlar için gün aralıksız sürerdi. Gün ortasındaki bunaltıcı sıcağa rağmen hasat zamanının harman işleri aksatılmadan bitirilmeye çalışılırdı. Bu nedenle çok erken kalkmak, bir nevi zamandan tasarruf etmek ve öğle sıcağındaki kavurucu havanın randıman düşürücü etkisini savuşturmak açısından önemliydi. Hele ki karın tokluğu ve barınma karşılığı çalışmak olan azaplık veya ortakçılık yapıyorsanız zaman sizin için daha mühim olur. Bu durumda, ne gündelikle ne de herhangi bir ücret karşılığı çalışılmadığından, işiniz ve emeğiniz sizin geçiminizdir. Yanında çalıştığınız ağanın işlerinin görülmesi hayatınızın rahat bir şekilde idamesi için bir çeşit zarurettir. Zaten Birinci Dünya Savaşı ve akabinde Fransız işgalinin kıtlık günleri ile sınanmış ve makineleşmenin henüz hayata çok az katıldığı veya hiç girmediği bir dönemde, iş ve emek en büyük nimet sayılırdı. Aslında çoğu kimse için hâlâ da öyledir.  

Eskiler tüm bu bilgece tecrübeleri yakinen tatmış ve pek çoğu içinde bir ömür harcamışlardır. Bu yüzden, çalışmaktan avuçlarında nasırdan ve onun sertliğinden başka bir şey kalmamış olan Abov Dayı'nın, sabahın köründe ahşap bir merdiven olan süllümün başında, damda yatan çocuklarına seslenişinde, sözünü ettiğimiz deneyimlerin önemli payı vardır. Lakin bu kadar erken kalkışı yalnız bir zaman kazanma telaşı ile açıklamak da doğru olmaz elbet. Gidilecek mercimek yolması öncesi, ahırdaki hayvanların bakımları ve yemlenmelerine, namaz kılanların ibadetlerini edaları, gün içinde her zaman geri dönülemeyebileceği için gerekli erzak ve yiyeceğin denkleştirilip hazırlanması hep vakit alan işler o zamanın köy hayatında. İşte tüm bunlar, hayat pratiğinin Abov Dayı'ya öğrettiği basit ama yalın gerçeklerden derlenenlerdi.

Abov Dayı 65 yaşında eski bir azap olmasına rağmen o zamanlar Seydimen Köyü'nde Y. Ağa'nın yanında ortakçılık yapıyordu. Hayatı hep çalışmakla geçmiş bu yaşlı adamın dinçliği de, yıllardır işleyen bir demir gibi sabır ve kanaat dolu bir azmin eseri hakikatte. Daha üç yaşında, Suriye'nin bir Arap köyünün mezarlığında, Y. Ağa'nın babası H. Ağa tarafından kimsesiz olarak bulunup himaye altına alınmasından bu yaşına kadar, Seydimen'in dışına çıkmamış ve neredeyse bir günü boş geçmemiştir. Anadolu'da o dönem çoğu adamın gurbetle tanışmasına, belki de tek vesile olan askerlik görevi bile Abov Dayı'ya, zamanında nüfusa kayıtlı olmadığı için uğramamıştır. Sonradan çocuklarıyla beraber kendi nüfus kaydı da yapılırken, askerlik için elverişli yaşı çoktan geçmişti Abov Dayı’nın. Hiç durmaksızın akıp giden iş güç dolu zor günler yıllardır hep peşindeydi. Gerçi o, bu durumdan rahatsız falan değildi, bilakis kış günlerinde nispeten boş geçen saatlerden daha çok rahatsızlık duymuştur. Bu rahatsızlık sebebiyle olacak ki, daha küçük yaşından itibaren yatsı namazı sonrası hemen yatmayı adet edinmişti. İşin aslı o zamanlar, ne gündüzün yorgunluğundan ne de gecenin zifiri karanlığından, kimsenin bir şey yapmaya ne takati ve ne de niyeti olurdu hakeza.

Abov Dayı, H. Ağa'nın destek ve yardımıyla Emine Hanım ile evlenmişti. Daha sonra, Hasan, Abit, Âvaş, Memir ve Zehra sırasıyla dünyaya gelmiş, bu topraklarla bir de ailesel bağı oluşmuştu. Böylece geçmişi konusunda eskiden daha çok hissettiği merak duygusu, neredeyse kaybolmuştu. Kaderin çizdiği yepyeni yollar, insanın geçmişle olan ilgisini ve bağını giderek zayıflatabiliyor. Geçmiş anılmadıkça yok olan hatıralardan ibaret aslında insan için. Onları canlı tutan insanın belleği, oradaki öncelik ve önemleri de hafızada kalıcılıklarını belirliyor. Çok sağlam bir temeli yoksa bellekte hatıraların, günlük meşgalelerin heyulası arasında kaybolup gitmeye mahkûmdur geçmiş.    

Merhum H. Ağa'nın oğulları köyü paylaştıktan sonra Abov Dayı Y. Ağa'ya düşen topraklar üzerinde ikamet etmeye başlamış, ortakçılık yaparken bir yandan da onun malı ve hayvanları ile ilgilenmekteydi. Bazen Y. Ağa'nın kardeşleri, hatır ve yardım kabilinden, Abov Dayı'ya 'şekere' için toprak tahsis ederlerdi ama onun esas işi ve görevi Y. Ağa'nın mülkünün idaresiydi. Bir baba gibi gördüğü H. Ağa'nın ölmesine bir hayli üzülen Abov Dayı, çocuklarının ve hanımının çok istemelerine rağmen Nizip'e gitmek istememiş, "Bu topraklar benim yurdum, ayrılamam" demişti. Kendisine ait olmayan bit toprak parçasına böylesi bir bağlılık, ancak yıkılırcasına çalışmayı adet haline getirmiş böylesi sebatkâr bir adama yakışırdı zaten. Hep yaşadığı toprağa öylesine bağlanmıştı ki, köyün çoğu azabı, ortakçısı ve civeleği köyün hâlihazırdaki en büyüğü T. Ağa'nın etrafına toplanmışken, o H. Ağa'nın evine yerleşen Y. Ağa'nın evine hep yakın yaşadığından, oradan bir türlü ayrılamamıştı.
Abov Dayı ve ailesi Y. Ağa'nın toprakları üzerinde yaşıyor ve genelde onun işlerini yapıyor olmakla birlikte, köyün kalanın işleriyle de gücü ve zamanı yettiği ölçüde ilgilenmeyi alışkanlık haline getirmişti. Ne zaman boş kalsa ya iş gören birinin yanına gider ya da başta T. Ağa olmak üzere, kimin görülmesi gereken bir işi varsa oraya yönelirdi. Aslına bakılırsa o zamanki köy hayatında, köyün en kıdemli ağasının işleri halledilmeden diğerlerinin kendi işiyle uğraşması pek yakışık almazdı. Kendi malı mülkü olanlar ve hatta ağanın küçük kardeşleri için bile geçerliydi bu anane. Özellikle ekim ve hasat zamanları bu nedenle tam bir koşturmaca şeklinde geçerdi. Herkes bir an önce kendi işine bakmak isterdi bir yandan.

Evet, bir harman zamanı daha, Mayıs ayının son günlerinden birinde Seydimen Köyü'nün şark tarafı Abov Dayı'nın sesiyle uyanmaya başlamıştı. Köyün en erken uyanan cins horozları bile Abov Dayı'nın gür sesinden sonra, ancak ötmeye başladılar. Abov Dayı, oğlu Hasan'a ilk iki seslenmesinden sonra, bu sefer sesinin tonunu biraz daha yükselterek bağırdı:

-"Ulen Hasan, daha kalkmayacak mısın? İşlerden haberin yok herhalde, Hobap'tan adam mı gelecek Hasan?"

Esasında hiçbir yerden adam falan geleceği yoktu. Abov Dayı'nın ailesi daha önce olduğu gibi, ortaklık olarak ekdikleri arazinin bütün hasat işlerini yapacaktı. Bu sesleniş, bir anlamda Hasan'a yerinin ve kimliğinin hatırlatılmasıydı.

Abov Dayı, Hasan'a sesini duyurduktan sonra bir ümit, harman yerinde daha dövülmemiş harmanın üzerinde yattığını tahmin ettiği diğer oğlu Memir'i uyandırmak istemişti. Ama Memir'i istenilen veya tahmin edilen bir yer ve zamanda bulmak çok az kişiye nasip olmuştur. Temel toplumsal alışkanlığımız olan genele fazla uymayanları deli diye yaftalamak Memir için de geçerli olmuştu. Memir, köyün neredeyse tüm kuyularını mesken tutmuş, sürekli inip çıkmakta, sağdan soldan temin ettiği ekmek parçalarını, yiyecek artıklarını özellikle köyün ortasındaki suyu çekilmiş bir kuyuya taşımaktaydı. Söylediğine göre yılanları besliyordu. Bunun söylenceden daha ileri bir durum olduğu, habire elinde yılan taşımasından, arada koynunda bile yılan görülmesinden anlaşılıyordu. Ancak bu görüntüler, zaten üzerine atılı deli ithamının birer karinesi olarak benimsenmiş gibiydi. Bu nedenle pek kimse Memir'e ilişmez, onun da pek kimseyle iletişim kurduğuna rastlanmazdı. Fakat bu durumun, şu anda Abov Dayı için fazla bir önemi yoktu. Onun her zamankinden daha fazla adama ihtiyacı vardı. Zira yolma zamanı artık geçiyordu. Mercimeklerin bir an önce yolunması ve harman yerine taşınıp dövülmesi gerekiyordu. Gerisi daha kolaydı. Siz kolay denildiğine bakmayın, harman savurması ve elenmesi de az meşakkatli bir iş değildi ama buradaki kolaylık zaman baskısının azalmasıydı. Çünkü yolmanın ve harman taşıma işi olan şahranın gecikmesi, hasadın yakıcı ve kurutucu güneşe daha fazla maruz kalmasına neden olurdu. Bu da hasadın yabana saçılarak ziyanına yol açabilirdi. Emeğinden ve üç kuruşluk tohumundan başka sermayesi olmayan Abov Dayı için hasadın her bir habbesi değerliydi. Hasat neticesinde, ürün ortaya çıktıktan ve biderlik tohum ayrıldıktan sonra, kalan mahsul ekilen toprağın sahibi Y. Ağa ile paylaşılacaktı. Ortakçılığın kuralı buydu. Ağa sahip olduğu mülkünü ortaya koyar gariban bedenini, yani emeğini.
   
Memir'in mesken tuttuğu o kurumuş
kuyu, sonradan taş ve toprakla dolmuş.
Bizim evin yakınında olan bu eski
kuyunun üzerine 'Kanatlı' bir
dut ağacı dikmişti. Zira sonradan
kuyuya dolan toprak, çoğu kış küçük
çöküntüler meydana getirirdi.
Ağacın şimdiki durumu böyle.
Anadolu'da ağalığın türlü anlamları ve yaşanışı olsa da, Barak Ovası'nda ağalık başlı başına bir vizyon ve karizma biçiminde görünürdü. Ağa, bilgisi, otoritesi, uzlaştırıcı, dürüst ve iş bilen niteliklerini haiz, bir anlamda politik yanı çok ağır basan bir figürdü. Zaten babadan oğula geçen yönü de bu politik yanın bir tezahürü gibiydi. Tabiî bunun 1900'ün ilk on yıllarındaki Türkiye için geçerli olduğunu da unutmamak gerekir. Bir yönüyle tarihi kökenleri olan bir önderlik ve liderlik arayışının kırsal kesimdeki karşılığı olan ağalık, adaletsiz bir geleneğin devamı olmakla birlikte, 20. yüzyılın ilk yarısında Barak Ovası'nın önemli bir toplumsal gerçekliğiydi. Ağalık, insanların birlik olma ve dışarıya karşı korunma güdülerinin ataerkil bir gücün gölgesinde var oluşuydu da. O zamanın koşullarında, toplum halinde yaşamanın en azından kırsal kesimde doğal bir sonucu olarak görülüyordu sanki. İnsanların tarih boyu kendilerine bir topluluk önderi arayışına girmelerinde belki çok daha fazla faktör söz konusu ama doğrusu bunun uslanmayan bir beşeri alışkanlık ve istek olduğu da açık. Kısacası o vakitler, ağaların ve çocuklarının köyde tam söz sahibi olduğu zamanlardı. Herkesin bildiği, resmi olmayan ama geleneksel bir kural, köy hayatında ağanın varlığını her şeyin merkezine taşıyor gibiydi.

Abov Dayı'nın tam bilincinde olduğu basit ama hayati gerçekler, işte tüm bu tür toplumsal normlardı. O, daha çocukluğundan itibaren bu gelenek ve toplumsal alışkanlıkların içinde yoğrulmuştu. Bu geleneklerin yanlışlığını çoğunluk gibi belki O da biliyordu. Fakat hayatın pratik gerçekleri genelde hakkaniyete uygun düşmüyor işte. Toplumsal olanları gibi tüm alışkanlıklar ekseriyet için bir süre sonra hayatın en önemli kuralı haline gelebiliyor. Yanlış olduğu bilinse bile alışkanlık biçiminde edinilen davranış kalıpları zaman içinde bağımlılık yaparcasına bireylerin üzerine oturabiliyor. Adet haline geliyor neredeyse. Hülasa, Abov Dayı'nın bu erkenciliğini ve aceleciliğini de tüm bu yaşam birikimlerine bağlamak sanırım normal görülebilirdi o zaman için.  

Abov Dayı, oğlu Memir'i uyandırmak için köyün poyrazındaki harman yerine gitmişti. Yolmaya başlamalarının üzerinden ancak bir hafta geçmişti. Bir haftada yoldukları mercimek kucaklarını yabanda bırakmak yerine hemen köye taşımışlardı. Abov Dayı, harmanı yabanda tutmayı pek sevmezdi. Her yolma günü ikindiye kadar, artık sararmaya yüz tutmuş mahsulü üzerindeki bodur mercimek bitkisini kökünden çıkarıp kucak dedikleri küçük yığınlar halinde biriktirirlerdi. Bu kucakların bir araya getirildiği yığına da ravak derlerdi. İkindiden sonra ise, emektar atı rahvanın arkasındaki arabanın üzerine ahşap sırık ve tahtadan yaptığı ve şebeke diye adlandırdıkları kafes benzeri derme çatma yöntemle mercimekleri köye taşırlardı. Her ne kadar Abov Dayı'ya pek uymasa da, şahra genelde yolma işi tamamen bittikten sonra toplu şekilde tüm hasat için yapılırdı köyde.

Abov Dayı tahmin ettiği gibi, Memir'i bulamadı harmanın üzerinde. Hatta yatak ve yastık kabilinden sürekli harmanın yanında tutulan ve gündüz üzeri kalın bir örtüyle kapatılan eski şilteler ve yorgan her zamanki şekilde duruyordu. Demek ki, dünden beri kimse dokunmamıştı bu yatak yorgana. Ya Memir geceyi burada geçirmedi ya da bu malzemelere hiç ihtiyaç duymadan harmanın üzerinde öylece uyudu. Bu durum Abov Dayı'yı pek şaşırtmadı, zira havalar ısındıktan sonra Memir'in geceleri nerede geçirdiği bir muamma gibiydi. Çoğu zaman horantayla beraber sofraya oturması bile istisnaydı bu mevsimde. Nerede ne yer ne içer pek kimse bilmezdi. Kimseye çaktırmadan evde bulduğu çoğunlukla arpa, bazen de buğday ekmeğini ayranla mı yerdi, bazı zamanlar Abov Dayı'nın aklına takılırdı. Zira evde, tel dolaptaki peynir ve sarı yağ dışında her zaman yemek olarak bir şeyler bulmak mümkün değildi. Ki bu yiyecekler de bozulmasın diye aşırı tuzlu şekilde saklanırdı ve doğrudan tüketilmesi zordu. O zaman geriye ya sabahtan kalma o günkü ekmek çeşidinin kalanını ya da Emine Hanımın oğlu için özel olarak ayırdığı yiyecekleri tüketiyor olmalıydı. Ama Memir'in yiyecek içecek konusunda hiç sesli şekilde kimseden bir talepte bulunduğunu işitmemişti. Velhasıl, artık delikanlı çağındaki Memir, diğer işlerinde olduğu gibi, yeme, içme, uyuma gibi ihtiyaçlarını da herkesten farklı olarak giderirdi.     

Abov Dayı'nın Hasan ve Abit'ten sonra üçüncü oğlu olan Memir daha bebekliğinden itibaren farklıydı zaten. Ne tepkileri ne de ilgi duyduğu şeyler normal bir bebekten beklenecek şeyler değildi. Daha bebeklikten itibaren Memir'in toprağa ve üzerindeki börtü böceğe yaklaşımı ve ilgisi dikkate değerdi. Küçücük bir çocuktan yerdeki karınca ve diğer böceklere nasıl müşfik davranması beklenebilir ki? Memir, diğer çocuklardan çok farklı şekilde bu küçük canlıları ürkütmeden saatlerce seyredebilirdi. Bırakın onlara en küçük zarar vermeyi, çoğu zaman yuvalarında "nasıl daha rahat ederler" kaygısıyla karıncaların etrafını taştan çevirirdi. Adeta kale yapardı karınca yuvalarına. Diğer çocukların kuşları avlamak için kurdukları tuzaklar, yuvalarını bozmaları ve sapan kullanmaları ıstıraptı onun küçük yüreğine. Hele o karınca yuvalarını bozanlar, küçük böcekleri ezenler içini burkardı Memir'in. Onun bu masumane küçük canlılardan tek beklentisi sessiz şekilde onları seyredebilmekti. Yani basit bir merak duygusundan öte bir şey değildi meselesi. Tabiî bu durum, diğer çocukların dikkatinden hiç kaçmaz, daha o zamanlar anormalliğine yorulurdu.

Memir'in toprağa ilgisi ise daha bir başkaydı. Daha yeni emeklemeye başladığı zamanlarda bile, evin içinde kerpiç duvarların sıvasının açıldığı yerlerde veya dışarıda toprak üstünde, fırsat bulduğu her an toprağı hemen ağzına götürürdü. Tabiri caizse, bebeklikten itibaren çocukluğu boyunca ciddi bir toprak yeme sorunu vardı. Şimdi dahi, özellikle pürüzsüz beyaz toprak gördüğü zamanlar kendine zor hâkim olurdu. Hatta bazen olamazdı da. Çocukluğu boyunca avuç avuç toprak yediğine köyde şahit olmayan kalmamıştır herhalde.

Memir'in, tüm bunların yanında, her şeye çok çabuk inanan saf bir tarafı da vardı. Çok çekmişti bu hasletinden ama insanlara karşı o masumane iyiniyetini hiç kaybetmiyordu. Sürekli kandırılmanın burukluğuyla, çözümü insanlardan uzak durmakta bulmuştu kendince. Çünkü ne zaman birilerine yakınlık gösterse ya maskara ya da alay edilecek bir durumun içinde bulabiliyordu kendini. İşin aslına bakılacak olursa, neden böyle olduğu konusunda hiçbir fikri de yoktu. İnsanların kinayeli ve ikircikli söz ve davranışlarına bir türlü anlam veremiyordu. Neden böyle bir davranışa gerek duyuluyordu, bir insan sözü niye dolandırır ki? Memir'in pek anlam verebildiği şeyler olamamıştı bunlar. En son, sanırım insanlar kendilerini başkalarından daha akıllı göstermek veya can sıkıntısından kurtulup bir nebze eğlenmek için böyle davranıyorlar diye düşünmeye başlamıştı. Ama Memir insanlara karşı iyiniyetini hep muhafaza ediyor ve her şeye çarçabuk inanmaya meyyal yapısını hiç bozmuyordu. Tek çareyi insanlarla çok fazla muhatap olmamakta bulmuştu, ki öyle de yapıyordu genelde. Bu nedenle küçüklüğünden beri ilgi duyduğu hayvanlara daha fazla yakınlık duymaya başlamıştı. Hatta çoğu kişinin büyük tiksinti duyduğu fare ve yılan gibi hayvanlar bile onun için sıradan hayvanlar halini almıştı. Memir'e göre son derece yalın ve tekdüze bir davranış kalıbı olan tüm bu hayvanlar, insanın yanında daha anlaşılır ve normal kalıyordu. İnsanın gariplikleri ve tuhaf davranışları yanında hiçbir hayvanın esamesi bile okunamazdı. İşin garibi Memir'in hayvanlara gösterdiği yakın ilgi, sanki onlarda da karşılık buluyordu. Bozkırda karşılaşılabilecek en yabani hayvan olan yılanların Memir'e karşı sergilediği uysallık ve tepkisizlik şaşkınlık vericiydi. Memir için yılanlar cebinde ya da üzerinde taşınabilecek kadar yakın canlılar olmuştu. Köyde hiç kimse, bu denli bir arada yaşamasına rağmen, Memir'in herhangi bir hayvan tarafından ne ısırıldığına ne de sokulduğuna tanık olmuştu. Hatta yılanlara karşı bazen köylü için cankurtaran gibiydi. Köylü kadınlar ekmeklerini evlerinin yanında, içerisini topluca kesmik dedikleri sap, çalı, çubuk ve odun parçaları ile doldurdukları ocaklık denilen yapılarda pişirirdi. Bazen taş ve kerpiçten yapılmış bu yapılardaki yakacakların arasında yılan görülmesi önemli olay olurdu. Herkes Memir'i çağırırdı. Memir gayet sakin bir şekilde sap ve çalı çırpının arasına girer, her nasılsa bir anda yılana ulaşır ve onu elleriyle yakalayıp götürürdü. Bir keresinde, elindeki yılanın zorla yere düşürülüp taşla ezilmesi onu fazlasıyla rahatsız etmiş ve bir müddet kimsenin muhitine yılan yakalamaya gitmemişti de millet soluğu köyün büyük ağasının yanında almıştı. Memir, ancak rica minnet köylünün ocaklığında, ahırında ve ambarında gizlenen yılanları çıkarmaya devam etmişti.

Güneşin ilk ışıklarının turuncu çizgileri hafiften belirirken Hasan da Babasının son haykırışlarıyla irkilip kalkmıştı. Babasının ilk seslenişinde uyanmıştı aslında ama sabahın bu tatlı serinliğinde, dam üstündeki hafif nemlenmiş yorganın altından çıkmak için acele davranmak hiç içinden gelmemişti. Sabaha karşı havanın iyice serinlemesi gün boyu sıcaktan bunalan Barak insanının çok hoşuna giderdi. Bilhassa sabaha karşı bu üç dört saatlik muhteşem dinginlik ve serinlik vakti, insanın tüm tembellik ve gevşeme duygularını kabartacak türdendi. Hasan ayağa kalkar kalkmaz hanımı Esma ve çocuklarına seslendi. Esma Hanım Hasan'dan çok daha tez canlı birisi olduğundan çoktan yaban hazırlıklarına girişmişti bile. Lakin çocuklar, sabah serinliğinin tatlı uyuşukluğunda öylesine güzel uyuyorlardı ki, Hasan kıyamadı çocuklara, kendileri yaban hazırlıklarını görene kadar da çocukları uyarmamaya karar verdi. Zaten sabah serinliği öylesine rutubetli bir havaya dönüşüyordu ki, adeta insanın kanınının damarlarında mayıştırıyordu. Ama Hasan'ın 11 yaşındaki büyük oğlu Cuma dedesinin bağırışlarından olsa gerek, çoktan uyanmıştı. Onun hareketlendiğini gören Hasan hemen:

-"Cuma, dün orakları keskinlemeyi unuttum, yabana gidene kadar sen hallet o işi" deyiverdi.
Zaten bir işin ucundan tutma gayesiyle hareketlenen Cuma da her zamanki uysal haliyle:

-"Tamam" dedi ama babasının bu isteğini pek anlamadı doğrusu. Orak, arpa ve buğday hasadında kullanılırdı genelde. Oysa mercimek bitkisi, arpa ve buğdaya göre daha kısa ve samanı daha değerli olduğu için elle köküyle çıkarılırdı, yani yolunurdu. Orakla biçilmezdi. Belki babası bazen mercimeğin içinde karşılaştıkları kalın otları kesmek için istiyor olabilirdi ama Cuma sabahın bu vaktinde bunun sorgulamasını yapmaya hiç niyetli değildi. Kendinden isteneni sessizce yapmaya koyuldu. 

Hasan daha askere bile gitmeden evlendirilmiş, otuzuna geldiğinde dört çocuğa karışmıştı. Hasan babası kadar dış dünyaya kapalı biri değildi. Maddi koşulların ağırlığını ve ortakçılığın yükünü hep üzerinde hissetmiş biriydi. Buna karşılık, kendilerine ait olmayan bu çorak topraklara hiç de babası gibi bağlılık duymuyordu. Bir an önce işleri yoluna koyup şehre gitmeyi ve orada emeğiyle geçinmeyi kafasına koymuştu. Artık gideceği yer Nizip, Antep veya başka bir yer mi olur, orasını tam kestiremiyordu ama gidecekti. İhtiyaç duyarsa yine gelirdi. Zaten bildiği topraklardı burası ve iyice özümsediği işti bu ortakçılık uğraşı.  

Sol tarafta ağaçların olduğu yükselti 'Ali Derviş'...
'Ali Derviş Tepesi'nden 'Karşı Dağ'a doğru
bir yol gider işte böyle...
Hepi topu bir saatlik hazırlık evresinden sonra, maaile yaya olarak mercimek tarlasının yolunu tutmuşlardı. Yalnız Emine Hanım ve evin küçük kızı Zehra köyde kalmıştı. Neticede, evde halledilmesi gereken işler ve ahırda ilgilenilmesi icap eden hayvanlar vardı. Köy yerinde ev, hiçbir zaman ıssız bırakılacak bir mekân değildir zaten. Yarım saatlik bir yürümeden sonra, köyün batısındaki Ali Derviş Höyüğü'nün kuzey tarafında ve 'Ağ Daşın Altı' diye tarif edilen bölgedeki yarı kıraç yarı kepir tarlaya ulaşmışlardı.

Yol boyunca düşünceli olan Abov Dayı, tarlaya ulaştıklarında hafif bir tebessümle arkadan gelenlere seslendi:

-"Helal olsun bizim Memir'e, valla işi yarılamış neredeyse!"  

Memir, tüm aile daha tarlaya gitme hazırlıkları görürken, çoktan mercimek tarlasına gelmiş ve yolmaya başlamıştı mercimekleri. Abov Dayı'nın fark ettiği gibi, geceyi yastık yorgansız harmanın üzerinde geçirmiş ve daha ortalıkta pek ışık huzmesi dahi yokken yola koyulmuştu. Geldiğinden beri yolma işinde, tam beş baş gidip gelmişti Memir. Yani tarlayı enlemesine, bir insanın çömelmiş vaziyette kollarının uzanabileceği genişlik kadar, on kez kat etmişti. Tarlanın yirmi beş metre eninde olduğunu düşündüğümüzde, yani bir buçuk metre kol genişliğinde toplam iki yüz elli metre kadar alanı tek başına o vakte kadar yolmuştu. Zaman baskının bu kadar fazla olduğu bir anda gayet iyi bir iş performansıydı. Abov Dayı'yı bir nebze olsun gülümseten şey, işte böyle özverili yapılan güzel işlerdi.

Tüm aile, kuşluk güneşi iyice yükselip ortalığı ısıtana kadar, sabah serinliğinin de katkısıyla, epey bir mercimek alanını yolmayı başarmıştı. Zaten işin zor kısmı da asıl bu vakitten sonra başlıyordu. Kuşluk çıktıktan sonra güneş sanki Barak Ovası’na daha bir yakınlaşırdı. Ortalık öyle bir dinginleşir, hayvan ve çalışma sesi dışında adeta sessizlik çökerdi. Birkaç cırcır böceğinin hiç değişmeyen melodisiyle ötüşü ortalığı bir nebze kaplardı. Tabiî bir de yolunan mercimek bitkisinin tanelerini barındıran ve yöre insanın ‘badıc’ dediği kurumuş kabukların birbirine değerken çıkardığı hışırtılar olurdu.

Sıcaklık öyle bunaltmıştı ki, bir ara Memir yaptığı işe kesintisiz devam ederken herkesin duyabileceği bir sesle:

-“Şimdi iyi bir çoban iti olasın, küplüğün altındaki çamura giresin, başına küpün suyu da şıp şıp diye damlaya…” diye iç geçirdi.

Haliyle herkeste hafif bir tebessüm hâsıl etti bu garip nida. Küplük, o zamanlar yazları nispeten serin su içmek için kullanılan büyük kilden küplerin evin dışında tutulduğu kerpiçten küçük gölgeliklerdi. Sürekli su doldurulup içildiği ve eskiyen küplerin sızdırması nedeniyle, yerden desteklerle biraz yüksekte duran küplerin altındaki boşluk genelde çamur olurdu. Özellikle yaz günleri, o çamur börtü böceğin mekânı olurdu. Bazen de durumdan istifade etmek isteyen köpekler, bu serin çamuru bunaltıcı sıcaktan geçici bir kaçış yeri yapardı. Çok iyi bir hayvan dostu ve gözlemcisi olan Memir’den başka kim daha iyi anlayabilirdi ki o hayvanların bu motivasyonunun gerekçesini?           

Abov Dayı, kuşluk vakti ancak yarım saat süren ekmek molası hariç, sabahtan beri çalışmanın ve sıcağın etkisiyle iyice terlemiş ve biraz da yorulmuştu. Bir an arkaya doğru şöyle bir göz gezdirdi yolunmuş mercimek kucaklarına doğru. Gözü, sabah getirdikleri ve hayvan postundan yapılma su tuluğunu arıyordu. Çocukları güneşten ısınmasın diye yoldukları mercimek kucaklarından birinin altına koymuş olmalıydı. Sabah yemek yedikleri mercimek kucaklarının olduğu yere doğru gittiğinde, diğer yolma kucaklarından daha kaba duran bir mercimek kucağı yığının altında buldu su tuluğunu. Sabahtan beri işe öylesine yoğunlaşmış Abov Dayı, tulukta çok az su kaldığını hoşnutsuz şekilde fark etti. Bir miktar içtikten sonra, su tulumuyla birlikte ciddi bir uyumla aynı hizayı koruyarak yolma faaliyetine devam eden çocuklarının yanına doğru ilerledi. Yanlarınca varınca, elindeki su tuluğunu göstererek:

-“Uşak suyu bitirmişsiniz.” dedi. Sonra Memir’e yönelerek:

-“Hadi bakalım bir koşu köye git Memir, it olmayı bile göze aldığın şu küplükten bize soğuk su getir, anan taze ekmek versin, öğle yemeği için iyi olur.” diye ilave etti.

Ailenin diğer fertlerinden çok önce işe başlayan Memir, bu tür bir teklifi hiç beklemiyordu. Genelde yolma sırasında köye gidip gelmelere ve bu tür ufak tefek işlere ağabeyinin çocukları gönderilirdi. Ancak sabahtan beri çömelir vaziyette çalışmaktan iki büklüm olmuş ve sıcaktan bunalmış vücudu, daha zihninin durumu düşünmesine fırsat dahi vermeden onu ayağa kaldırmıştı. Babasından aldığı su tulumundaki kalan suyu, ağabeyinin çocuklarına içirir içirmez köyün yolunu tuttu.

Abov Dayı’nın evi Y. Ağa’nın evinin doğusunda, ona yakın bir yerdeydi. Geçen yıl derme çatma şekilde inşa ettikleri küplükte iki evin arasında kalıyordu. Emine Hanım, küplükteki büyük su küpünü, havalar ısındıktan sonra hemen her sabah doldururdu. Haftada bir de küpün içinin iyece yıkanması gerekirdi. Her ne kadar küpün üzerini örtecek ahşap bir kapak olsa da, sürekli açılan küp ve kapak aralığından sızabilen toz toprak küpün dibinde su dışında şeylerin birikmesine sebep olabiliyordu. Zaten küplüğün önünde kapı benzeri bir engelin olmaması, çocuklar dâhil herkesin su küpüne rahatlıkla ulaşmasına ve gölgelik amacıyla yapılmış kenardaki duvara asılı tas ile doğrudan küpten su içilmesine olanak veriyordu. Evlerin kenarında olması hasebiyle, evlerle doğrudan bir bağının da olmaması küplüklere yaz günü adeta bir sebil hüviyeti kazandırıyordu.  

Memir, yorgunluğuna ve sıcak havaya rağmen kısa sürede eve geldi. Anası, babasının isteği üzere, daha sabah saçta pişirdiği taze yumuşak ekmekleri bir bez parçasına yerleştirerek, bezin dört ucunu birleştirip düğüm yaptı. Çıkın denilen bu taşıma biçimi, bilhassa yiyecek maddelerinin en favori sevk şekliydi. Çıkın yabana gittiğinde düğüm çözülüp dört tarafa doğru açıldığında bir nevi sofra işlevi görüyordu. Memir, köye gelirken suyu su küpü yerine evlerinin biraz uzağındaki köylülerin kara kuyu dedikleri derin kuyudan almayı düşünmüştü. Çünkü oranın suyu daha soğuk olurdu. Ancak gelirken kuyunun başındaki davar sürüsü dikkatini çekmiş ve birilerinin hayvanlarını suladığı belliydi. Bu yüzden kuyu yerine küplükten su almak daha mantıklı ve kolayına geldi. Fazla vakit kaybetmeden oraya yöneldi. Evlerinden küplüğe giderken küplüğün poyraz gölgesinde oynayan çocukları uzaktan fark etmemişti. Ergenliğe adım atmak üzere olan bu kalabalık çocuk taifesiyle karşılaşmak istemezdi. Zira kendisine laf atacaklarını ve küçük çaplı bir gerginlik çıkacağını artık iyice tecrübe etmişti.
'Kara Kuyu'nun şimdiki hâli...
Ergenlik çağı yaklaşan çocuk kısmı, tüm masumiyetlerine rağmen, bazen özellikle zayıf ve farklı olanla alay etmeyi kendileri açısından iyi bir eğlenceye dönüştürebilir. Hele ki Memir gibi saflığı ve farklılığı bu kadar alenileşmiş bir garip onlar için iyi bir hedeftir. Memir de, sanki onların amacına hizmet etmek ister gibi, çocukların kendisine sataşmasına kızar ve onları tuhaf hareketler ve sesler çıkarmak suretiyle korkutmaya çalışırdı. Tabiî Memir, küplüğe yaklaştığında iş işten çoktan geçmiş ve muziplere yakalanmıştı bir kere. Başta Y. Ağa’nın oğlu A. olmak üzere, tüm çocuklar hep bir ağızdan:

-“Deli Memir, Deli Memir
Yılanın kuyruğunu kemir!”

şeklinde bağırmaya başlamışlardı. Memir, normalde fiziki bir tepkide bulunmaz, garip hareket ve seslerle çocukları korkutmaya çalışırdı ama bu sefer nedense gayri ihtiyari yerden aldığı taşlarla çocukları korkutup uzaklaştırmak istemişti. Aslında küçüklüğünden beri taş atmak konusunda iyiydi. Bazen, köyde olsun yabanda olsun kendince belirlediği hedefleri taşla vurmaya çalışırdı. Fakat bugün, sabahtan beri çalışmanın yorgunluğundan mı, yoksa bir an önce tarlaya yetişmenin aceleciliğinden midir neden, korkutmak için çocuklara doğru attığı bir taş hayatını kökten değiştirecekti. Taş çocukların yakınına, onları korkutmak için atılmıştı ama çocukların tam üzerine gitti. Üstelik taş, Y. Ağa’nın oğlu A.’nın kafasına değmesiyle, çocuğun feveranı ortalığı inletti. Aslında taş o kadar hızlı ve sert değmemişti. Şekilsiz bir taş olduğu için sivri kısmı A.’nın kafasına değdiği yerde, saç derisini biraz kaldırmıştı. Fakat A.’nın feryadı, bir anda eğlenceyi kesmiş ve herkes şaşkınlıktan dona kalmıştı. A. bir yandan ağlarken bir yandan da kafasını ovuşturuyordu. Kafasını ovuştururken ellerinin kana bulaşması çocuğu daha da korkutuyor, bağırması artıyordu. Bu arada eline bulaşan az miktar kanı ağlarken yüzüne gözüne sürüyor, gözyaşlarıyla az miktar kan tüm yüze yayılıyor ve göreni ilk anda dehşete düşüren bir manzaraya neden oluyordu. O ara, iki katlı kerpiç evinin üst kattaki camlarından birinden Y. Ağa’nın kafası belirdi ve uzaktan oğlunun halini görünce hiddetle camdan uzaklaştı. Geliyordu.

O iki katlı kerpiç konağın son durumu...
Y. Ağa, H. Ağa’nın çocukları arasında çabuk celallenmesi ve akabinde ağzına geleni söylemesi ile namlanmıştı. Köyde kardeşlerinin bile çekindiği birisiydi. Bu durumda, eski bir azap çocuğu ve ortakçının oğlu olan saf ve garip Memir’in nasıl bir hissiyatta olabileceğini, varın siz düşünün. Annesi Emine Hanım sanki olabilecekleri hissetmiş gibi, küplüğün başına koştu ve oğlunu eve götürmek istiyordu. Memir’in gözü, Y. Ağa’nın evinin ikinci katındaki giriş balkonlarındaydı. H. Ağa’nın yaptırdığı bu iki katlı kerpiç evin ikinci katına, güneyde ve kuzeyde yapılmış iki çıkıntı şeklindeki balkondan girilebiliyordu. Bu yüksek seki şeklindeki açık çıkıntılar, gündüz gölgelik ve akşam serinlik mekânı olarak da kullanılıyordu. Şimdi Memir’in akıbeti oradan çıkan şahsın ruh haline bağlıydı. Umulan oldu, Y. Ağa kızgın şekilde söylenerek elindeki ‘hızeren’ denilen ince değneğiyle, ikinci katın güney girişindeki balkonda ayakkabısını giyerken belirdi. Bu, Memir’e yetti. Memir, elindeki ekmek çıkınını ve su tuluğunu fırlatarak, kalan tüm dermanıyla köyün kuzeyindeki yola doğru son sürat koşmaya başladı. Zavallı Memir, öyle bir koşuyordu ki, sıcak ve durgun havada toprak yolun tozu neredeyse cins bir atınki kadar yoğun kalkıyordu. Sonradan köylüler bu durumu; “deli gücü işte” diye nitelemişti. Bu arada, ilk şaşkınlığı atlatan A. ve arkadaşları da koşan Memir’i arkadan taş yağmuruna tutmuştu. Bu, Memir’in daha da hızlanmasına sebep olmuştu. Emine Hanım, bir ümit Memir’in arkasında koşmaya yeltendiyse de, yaşlı kadın beş on adım sonra tükenen dermanına karşı koyamadı, durdu. Sadece son derece üzgün ve bitkin bir sesle:

-“Kaçma Memir, kaçma…” diyebildi.

Memir öylesine hızlı koşuyordu ki, bir müddet sonra köyün biraz kuzeyinde yer alan yüksekçe engebenin tepesinde, ancak keskin gözleri olanlarca siyah bir nokta olarak seçilebiliyordu. Bu Memir’in Seydimen’den son görünüşü olacaktı.

Yıllar sonra, ağabeyi Hasan, Maraş’ta Memir diye bir kimsesizin dolandığını haber almış ve oraya gitmişti. Ancak tüm arama ve sormalarına karşın Memir’in izine ulaşamamıştı. Memir kayıplara karıştı ve bir daha ondan hiç haber alınamadı. Şu fani âlemin kimsesiz kayıplar zincirine yeni bir halka oldu yalnızca. 
Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Barakeli'nde Bir Köy, Seydimen, Hatıralar ve Hikâyeler

"Memleket ve çocukluk, insan hangi yaşa gelirse gelsin ve ne kadar çok mekân değiştirirse değiştirsin, hep yanında taşıdığı şeylerdend...