06 Nisan 2025

Şillov

Bir çeşit yabani soğan, görüntüsü de biraz benziyor soğana… Kuru soğanla kavurması çok tutuluyor…







22 Kasım 2024

Tiryaki Murtaza Bey

Barak'taki Tiryakilerin sanırım bilinen en eski atası Feriz Bey'in yol arkadaşı Tiryaki Murtaza Bey'dir. Ona ilişkin sözlü nakle dayalı kapsamlı bir makale var. Kaleme alan Naci Kum, 1940'lı yıllarda yöremize Karkamış Kazıları için gelmiş. Yaptığı görüşmelerde eline eski bir defter geçmiş ve onu büyük oranda deşifre edip muhtelif kaynak kişilerle konuşmuş. Sözlü aktarımlara dayalı derleme bir yazı düzenlemiş. Makale 1963 yılında Türk Etnografya Dergisi'nde yayımlanmış. Gördüğüm en kapsamlı makalelerden, Barak'a dair çok şeye değinmiş. Özellikle Barak türkü ve şiirlerine dair çok iyi bir arşiv meydana çıkarmış. Aşağıda, makalede yer alan ve Tiryakilerin atalarına ilişkin bazı ifadeler çıkarılmıştır.

Tiryaki Murtaza BeyTiryaki Murtaza Bey
Tiryaki Murtaza Bey
Tiryaki Murtaza Bey
Tiryaki Kasım Ağa

21 Haziran 2024

Roma ve Rumkale

Anadolu’da kimi Rum deyince Yunan’ı anlıyor hemen. Tamamen ilgisiz demek de zor belki ama Rum, Roma İmparatorluğu’ndan tevarüs ediyor aslında. Rum’dan Roma’yı, belki daha spesifik olarak Doğu Roma’yı anlamak lazım. Esasında antik çağda Yunanlar Helen kültürünü ifade ederken Romalılar Latin kültürüne tekabül ediyor. Misal kullandığımız alfabe Rumi bir esin özünde.

İşte bizim şu anki muhit, Fırat Nehri’nin batı tarafı, Zeugma'sı ile Rumkale'si ile o devasa Roma İmparatorluğu’nun doğu ucu, sınır karakolları bir nevi… Ne demiş Şair, “Bastığın yeri toprak deyip geçme tanı…”

Önemli Bir Not: Bu kadar büyük tatlı su havzasının yanı başındaki böylesine bir mekânın ağaçlandırılmaması ve her daim yeşillendirilmemesi…
Rumkale’den Suriye sınırındaki Karkamış Demiryolu köprüsüne kadar olan hat; yani Fırat’ın Gaziantep tarafı ne büyük potansiyeli haiz; öncelikle bu hatta bir yol lazım belki, akabinde “Kuş Cennet”i (Tabiat Parkı), bisiklet parkuru, yürüme ve koşu alanları, parklar, bahçeler ve türlü sosyal tesislerle hem şehrin hem yörenin çehresini değiştirecek muazzam mekânlar mümkün olabilir. İnşallah bir gün olur.

17 Haziran 2024

Çördük

İsmiyle müsemma bu bitki yöremizdeki en orijinal ve hoş yabani otlardan biridir. Kokusu ve tadı tamamıyla kendine hastır. Eskiden kurutulup yemeklere baharat olarak da kullanıldığını öğrendim. Tazesinin kökü yenebiliyor. Kaynatılıp suyu da çıkarılıyor. Mide için iyi diyor geleneksel iyileştiricilerimiz. Olayın tıbbi boyutunu bilemem ama kokusu ve tadı gerçekten harika ve farklı…



16 Haziran 2024

Ağıt Yakmak

Çocukluğumun Barak’ında belleğimde en çok yer eden olayların başında cenaze törenleri gelirdi. O zamanlar cenazenin yıkanmasından definine kadar bütün aşama köy ahalisince yerine getirilirdi. Ölü için çoğunlukla ortalık bir yere temiz ve özel bir döşek serilir; mevta suyun ısınmasını, yıkayıcı hocanın köye gelişini bu yatakta beklerdi. Bu bekleme sürecinde köyün yaşlı kadınları cenazenin başına oturur, sıra sıra ağıt yakarlardı. Tamamen doğaçlama olan bu ağıtlar; ya yakanın ezberinden ya da o an ve kişi için özel olarak düzülürdü. Ölü başındaki kadınlar birbiri ardına, birinin bıraktığı yerden bir diğeri başlardı. Bir nevi ölüye hürmet ve kıymet atfetmek gibiydi. Hani bir söz var, mealen, “Düğün evinde oyna, ölü evinde ağla!” şeklinde, bu geleneğin belki de en somut hâliydi bu içli ağıtlar… Aslında sınıfsal ve toplumsal statükoya ilişkin bir yanı da vardı bu ağıtların. Yaşarken varlıklı veya saygın olan birine veyahut genç yaşta ölene yakılan ağıtlar daha bir duygulu ve uzun tutulurdu. Bu gelenek yok olalı çok oldu ama ne zaman böyle ağıtlar duysam aklıma hep o özel olarak hazırlanan cenaze yatakları ve başındaki analar gelir… Teyzemiz Bir Elbeyli Türkmeni…

27 Haziran 2023

Miryağ

Koyunların oldum olası yeri ayrıdır nezdimde. O uysal ve cana yakın yanları bambaşkadır; muhteşem bir varlık başlı başına… Artık pek davar yok Barak köylerinde, eskiden her köyün sürüleri olurdu. Sürülerin içinde çobanın peşi sıra diğer koyunları yönlendiren bir koyun olurdu; ta kuzuluğundan belli olurmuş bu koyun… Anamdan duydum: “Ne o, Miryaa kuzu kimi (gibi) peşingden düşmiy” dedi birine…

Miryağ koyun kuzuyken anasının yanından hiç ayrılmazmış, büyüyünce de çobanın peşini bırakmaz; sürüyü kolaylıkla yönlendirmesine yardımcı olurmuş… Diğer koyunlar “Miryaa”nın arkasına düşer sıralanırmış…

Bu da susuzluğun sesi işte; 37 derecede…

28 Mayıs 2022

Güllü Bağ

Bana göre en güzel çiçeklerden biri pembe yaban gülüdür. Belki de en güzel kokulu çiçektir. Kıraç ve susuz topraklara bile dayanır; dikenleri haşindir ama buram buram kokusu eşsizdir. Dedem eskiden üzüm bağlarına ve fıstık bahçelerine özellikle diktirirmiş bu yaban güllerinden. Bunların bazılarını ben de gördüm ve hatta onlardan gül koparmışlığım dahi var. Dedemin büyük ağabeylerinden biri de çok meraklıymış güllere köyde, o meşhur bahçesi hâlâ anlatılır. Çocukluğumda köyde Mithat Emmi vardı mesela, o da çiçek ve güllere çok ilgiliydi, evinin önünde rengarenk çiçek saksıları olurdu rahmetlinin, itinayla bakardı onlara.

Barak’ta birden fazla yerde bağı ve bahçesi olanlar, bu arazileri kolayca birbirinde ayırt etmek için farklı muhitteki bu mülkleri değişik isimlerle anarlar. Misal, “Uzun Ok”, “Orta Ok”, “Kısa Ok”, “Küçük Kıraç”, “Büyük Kıraç”, “Zeytinli Bağ”, “Büyük Fıstık”, “Yenice” gibi adlar verirler farklı tarla, bağ ve bahçelerine… Bu isimlerden biri de “Güllü Bağ”dır işte. Bu şekilde sözü edilen bağ veya bahçenin içinde pembe yabani güllerin olduğu ifade edilir veya bir zamanlar orada güllerin olduğu belirtilir. Artık her yanımız antep fıstığı ağacı doldu ama sanki insanlar böylesi incelikleri biraz unuttu. Yabanda güllere rastlamak pek mümkün değil yörede, ne kadar çok olsa da insanlar arpa gibi antep fıstığı fidanı dikmeye devam ediyor dört bir tarafa, hatta aralara bile; iyi mi kötü bu bilmem ama bir şairin dediğin gibi artık insanların ne fazla zamanı ne fazla sabrı ne de fazla tahammülü var çok ince şeylerle ilgilenmeye belki de…

07 Mayıs 2022

Gaziantep ve Lezzet

İnsanlar, genelde lezzeti pahalı ve lüks malzemelerde, menülerde ve mekânlarda arama eğilimindedir. Özellikle günümüzde şov ve gösteriş çoğu şeyin önüne geçmiş durumda maalesef. Oysa bana göre, Gazi şehrimizin en büyük farkı eldekilerle en basitinden lezzeti yakalamaktır. Misal, ciğer kebaplarından arta kalan sakatat parçalarından kavurma gibi eşsiz bir lezzeti elde etmek, Allah’ın nohutundan leziz bir dürüm çıkarmak veya basitçe bir yufkadan hızlıca katmer gibi bir şaheseri meydana getirmek; işte bütün bunlar görece sıradan ve kolay malzemeler ile en lezzetliyi yakalama hüneridir. Antep ustalarının asıl kabiliyeti ve mutfağının güzelliği budur bence…

04 Mayıs 2022

Ağaran

Gaziantep’in merkezi için çok iddialı konuşmak istemem ama taşrasında gerçek Antep baklavası oldum olası lükstü zaten. Hakiki Antep baklavası yöremiz insanı için ancak çok önemli günlerde sayılı şekilde erişilebilen bir şeydi o zamanlar. Bizim için asıl tatlı her daim sütlaç olmuştur mesela. Bir de günü gelince doğal yöresel ürünlerle mutlaka kaynatılan büyük aşure kazanları vardı elbette. Yalnız şimdilerde tuhaf sayılabilecek bir isimle anılan ama bizim “Sulama” dediğimiz ve özellikle yufka ekmek yapımı sonraları krepe benzer ekmeklerin üzerine yağlı pekmez şerbetinin döküldüğü bir tatlımız daha vardı. Evet, baklavanın başkentinin taşrasındaki insanların tatlıları bir zamanlar büyük oranda bu birkaç çeşit lezzetti işte. Özellikle sütlaç tabii ki…

Barak’ın en sevdiğim öztürkçe kelimelerinin başında süt ürünleri anlamına gelen “ağaran” sözcüğü gelir. Geçmişte yörede hemen her evin en azında küçükbaş davarı olduğundan süt ürünlerimiz boldu. Haliyle en tabii yoğurttan, peynire, çökelekten sadeyağa her türlü ağaran çok ve kaliteli olurdu. Yöredeki çoğu kadın ciddi birer süt ürünü satıcısı gibiydi. Haneler için önemli bir ek gelir kaynağıydı aynı zamanda bu süt ürünleri.

Gene o dönem ana besin kaynaklarımızdan biri, gerçi hâlâ da öyle ya, bulgurdu. Onun ötesinde pirinç, her anlamda çok kıymetli ve gözde bir üründü. Yöremizde yetişmediğinden sıklıkla kullanılmazdı. Bazen misafirlere ikram edilir, bazen de sadeyağla yapılan pilavı tek başına bile öğün sayılırdı. Fakat pirincin pilavlar, dolmalar ve sarmalar dışında belki en çok kullanıldığı yer Sütlaç olurdu. Büyük horantaların bu revaçta tatlısı büyük tencerelerde veya odun ateşindeki kara kazanlarda pişirilirdi. O doğal sütün bembeyaz pirinçle buluşması o denli büyük bir lezzet şölenine dönüşürdü ki. Bu kadar az ve basit içeriklerle böylesine leziz bir tadın meydana çıkmasında, sanırım o yağlı ve doğal küçükbaş hayvan sütünün büyük etkisi vardı.

Özellikle bayram arifelerinde evin bir odasına kap kap dökülüp soğumaya bırakılan sütlaçların o güzel görüntüsünü hiç unutmadım doğrusu. Hele bazen odun ateşinin yüksek tesirinden dolayı hafifçe yanmış sütün damakta bıraktığı o eşsiz tadı ise hâlâ çoğu sütlü tatlıda ararım.

24 Kasım 2021

Saklı Kalmış Kahramanlıklar

Antep Savunması'nda, genelde resmi kayıtlara girmiş gazi ve şehitler bilinir ve anılır. Oysa Barak’ın ve Baraklıların rolü pek kayıtlara girmemiştir. Mesela Antep’i işgal eden Fransız askerleri şehre Barak Ovası’ndan girmemiş veya girememiştir. Bunda, Baraklı yurtseverlerin katkısı büyüktür. Yıllardır yöredeki büyüklerden Fransız işgaline karşı yürütülen “Çetecilik” faaliyetlerini duyarım. Nitekim, "Arada Kalmış Yaşamlar" kitabımızdaki "Zöhre" öyküsünde "çetecilik" faaliyetlerinden bahsetmiştim. “Çetecilik”le işgal güçlerine karşı "vurkaç" şeklinde bir direniş sergilendiği anlaşılıyor. İşte bunlardan biri de Hüfney (Hanifi) oğlu Mehmet (Mâhemmet) Tiryaki’dir. Babası Hüfney (Hanifi) Tiryaki’nin, “Fırat’tan Kilis’e kadar bütün “çeteler”in ihtiyacı bana ait…” sözü yörede hâlâ minnetle anılır. Bu sözün yerine getirildiğini Fransız askerlerinin Barak üzerinden şehre girememesinden anlamak mümkün sanırım. (Resim: Halil Gören)

21 Kasım 2021

Barak Muhabbeti: Tarih, Kültür ve Kitaplar

Gaziantep'te, 11 Kasım 2021 tarihinde gerçekleşen söyleşimiz için Oğuzhan Saygılı ve Çelebi Dergisi yetkilileri başta olmak üzere, katılan herkese bir kez daha teşekkür ederiz.

14 Kasım 2021

Baraklar Sempozyumu

Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ve Gaziantep Üniversitesi'nin ev sahipliği ve güzel organizasyonuyla 11 - 13 Kasım 2021 tarih arasında "Uluslararası Orta Asya'dan Anadolu'ya Baraklar Sempozyumu" düzenlendi.
Gaziantep Üniversitesi'nde yapılan sempozyuma, "Barak'ın Sosyal ve İktisadi Dönüşümü" başlıklı bir bildiriyle katıldık. Bildirinin video kaydı aşağıdadır:
"Hiçbir emek zayi olmaz", hayatımda da çok kez doğrulandığına tanık oldum bu sözün. Yeter ki iyiniyetle çaba ve emek harcayarak bir şeyler üretsin veya ortaya çıkarsın kişioğlu. Eninde sonunda bir şekilde karşılığını buluyor sarf edilen emekler; işte bugüne kadar kendi adıma şahit olduğum güzel şeylerden biri yine memleketimde gerçekleşti. Yaklaşık 30 yıllık, uzun soluklu bir çalışma ve emeğin sonucu aslında bu. Sağ olsun, Bestami Bozoğullarından, yaptığımız çalışmaları işleyen akademik bir bildiri hazırlayıp Baraklar Sempozyumu'nda sundu; ziyadesiyle mutlu etti bizi, kendisine ve Mehmet Erol ile Halil İbrahim Yakar hocalarımız başta olmak üzere, sempozyumda emeği geçen herkese bir kez daha şükranlarımı sunuyorum.

16 Eylül 2021

Barak Cemaati

Osmanlı arşiv belgelerinde Barak ve Baraklar için hem aşiret hem de cemaat tabirleri kullanılıyor. Aşağıda Murat Çelikdemir'in "Osmanlı Döneminde Aşiretlerin Rakka’ya İskânı (1690-1840)" başlıklı doktora tezinden bazı ilgili sayfalar yer alıyor. Bu sayfalarda, Feriz Bey'in oğlu Şahin Bey'in aşiretinin Bozkoyunlu olması, iskân edilen aşiretlerin listesi ve yerleşim bölgeleri, Barakların "Çağırganlı" ile birlikte anılması ve Rakka'ya iskân olunan hane sayısının 300 olması gibi dikkat çekici bazı bilgiler bulunmaktadır.




24 Ağustos 2021

Hırt Hış

seydimen.blogspo.com
Kasım 2002’de askerden dönünce köye uğramıştım. Ankara’ya hareket öncesi bizimkilerle ayrılık arifesindeyiz bu resimde. Anam nasıl dalmışsa oturduğu yerden bir noktaya; babam her zamanki mütevazılığıyla yanımda...

Esas sözü getireceğim yer “Hırt Hış” elbette. Yakacak nesne gibi bir anlamı da olmakla birlikte ıvır zıvır eşya ve malzeme yığınına böyle denir yöremizde. Ahenkli ve manidar bir sözdür bence ki “Hırt” bazı insanlar için sıfat olarak dahi kullanılabiliyor. 

Kentte, sanırım hemen herkes için en önemli sıkıntılardan biri eski ve sair eşyaların veya malzemelerin nereye konulacağı veya nerede saklanacağıdır. Şehirde mekânların kıymetli olması çevrelerimizi bir hayli “dar”laştırıyor herhâlde. Dolapları, kilerleri, balkonları, ardiyeleri, çekmeceleri kanepe ve yatak bazaları bile tıklım tıkış olmayan kaç ev vardır acaba şehirlerde? İşte taşranın ve kır evlerinin en müstesna yanı budur kanımca. Her yan bir depo, her taraf bir eşya iskân mekânıdır âdeta. Ne kadar fazlanız da olsa “sitir” olacak (yerleşecek) bir köşe bulunur kır ortamında. "Hiçbir şey ziyan olmaz, israf edilmez", her şeye karşın önemli bir ilkedir taşrada. 

İşte yukarıdaki fotoğrafta hemen yanımızda dedemin kuyusunun başındaki “curun” (küçük havuz) neredeyse tıka basa dolmuş türlü malzemeyle. Sağa sola bakılsa muhitteki her iptidai “dam” (oda-göz) bir ambar veya depoya dönüşmüştür sanki. Çeşit çeşit aletten malzemeye, eskiden yeniye, gerekliden gereksize türlü eşya ve nesne saklanır durur buralarda. Niye, neye veya ne zaman kadar bekler bütün bu eskiler, Allah bilir. Belki birileri yakıp yıkana veya hurdacıya verene kadar dururlar sanırım. Neyse bizler gördüklerimizle ve göreceklerimizle mesulüz neticede, sonramızda olacaklara yapacak bir şey yok nihayetinde. 

Geçen yıllarda, köyde yetişmemize katkı sunmuş bazı kitapların sağda solda atılı kalmasına ve çürümesine gönlüm razı olmadı, bir ustaya iki kitap dolabı yaptırmıştım. Artık her köy ziyaretinde, şehirde fazla yer işgal eden eski kitapları oraya taşımaya başladım, belki bir gün iyi bir okuma ve yazma mekânına da dönüşür burası. Hülasa bir kez daha kente sığmayan nesnelere yurt oldu köy… Zaten öyle değil mi; bir yere sığamayan en sonunda toprağına sığar ancak...

20 Haziran 2021

Gülgülümbardak

Çorak toprakların zarif bir çiçeğidir o. Fırsatını bulursa sert yerlerde bile yetişir böyle. Üstelik tatlımsı aroması ve hoş kokusuyla çiğ yenebilen harika bir çiçektir gülgülümbardak. Bu zarif çiçeğe bu güzel ismi veren de bizim Baraklardır.
Gülgülümbardak


28 Şubat 2021

“Şabaş” Defteri ve Not Etmek…

Dünyanın ve zamanın değişmesiyle birlikte eskiden kullanılan pek çok kelime hayatımızdan çıkıyor. Şüphesiz onların yerine yaşamlarımıza yeni sözcükler ve kavramlar giriyor. Mesela, “Oğuntu” ("Okuntu": düğün davetiyesiyle gönderilen veya verilen küçük hediye, şimdinin nikâh şekeri diyelim) ve “Şabaş” (Takı merasiminde hediyeleri cümle âleme bağırarak ilan eden baş abdalın kullandığı bir hitap kelimesi, “Şabaş, şabaş, şabaş bilmem kimden şu gibi…”) iki örnektir. Abdallar “Şabaş”ı başka durumlarda da kullanırdı. Misal, düğün yerine gelenler davul zurna ile karşılanır ve gelen misafirin baş abdala uzattığı bahşiş, “Şabaş, şabaş, şabaş…” diye cümle âleme duyurulurdu. Esasında düğünün son günü yapılan takı merasiminin genel adı da, “Şabaş”, “Şabaşa Geçmek” veya “Şabaşa Başlamak” gibi nitelenirdi. Borcu kaydetmek Kur’an’da da geçer. Bakara Suresi’nde aldığınız borçları yazın diye emredilir, sanırım unutulmaya karşı bir önlem kabilinden. Dolayısıyla memleketimizin belki de en eski yazılı kayıtları düğünlerdeki bu takı merasim kayıtlarıdır, kim bilir! Bu arada, “Şabaş” törenlerinde mutlaka bir defter bulunurdu ve kim ne vermişse oraya kaydedilirdi. 

İşin özü, ne olursa olsun yazıya geçirmek ve kaydetmek güzel bir haslettir. İnsanoğlu çok “kayıtçı” bir varlık aslında, artı eksi her şeyi bir şekilde kaydeder, çoğunlukla zihnine elbette. Duruma ve koşullara bağlı olarak günü ve zamanı geldiğinde, bütün bu kayıtları parça parça veya bütün halinde bir şekilde kullanır veya kullanmaz, biraz kişiye göre de değişir bu sanki. İnsanın o mütekabiliyetçi tarafının en açık izdüşümü gibidir bu.

Bunlar “Şabaş Defteri” sayfaları değil ama bizim “Kanatlı”nın not defterlerinden; biri 1 Eylül 1982 tarihinde Gaziantep şehir merkezinde, Saçaklı Mahallesi’nde ilk kez ev kiraladığı günü gösteriyor. Bir diğeri, gene 1980’li yıllarda mercimek yolmasında arkadan tırmık çekenlerin yevmiye hesabını tutuyor. Birine de tütün ve defter alış verişi not edilmiş; 7 kg tütün kendine ve 15 adet defter de okuyan çocuklar için satın alınmış olmalı. Not edilen isimlerden bazıları; Şıhov, Misov ve Cumov, işte bizim hikâye kahramanları…

Hülasa not almak iyidir, ne olacağı, neye yarayacağı hiç belli olmaz, zira insan kelimesi unutan demekmiş…

25 Şubat 2021

Heyro

Arada Kalmış Yaşamlar kitabında yer alan "Heyro" öykümüzün tamamı:

tirekili
“Gurbat dilenci demek deel, bu zanaatı eyi biliceng.” dedi gurbat Heyro, henüz yeni ergenliğe adım atmış oğlu Çamır’a. Baba ve oğul, direklerini çatıp kuralı birkaç gün ancak olan çadırlarının garbı tarafında sabah sabah, büyükçe birer elek çeşidi olan sarat ve kalbur imal ediyorlardı. Boyut boyut, daire biçimindeki ahşap kasnaklara deriden kurutup yaptıkları kalınca ipleri itinayla geçiriyorlardı. Ahşap kasnağın bir kenarına açılan deliklerden geçen sağlam deri ipler, daire şeklindeki kasnağın tam karşında açılan başka bir deliğe kadar sıkı bir şekilde uzanıyordu. Kasnağın bir tarafı hem kuzey güney hem doğu batı gibi iki şekilde dayanıklı deri iplerle döşeniyordu. Böylelikle sarat ve kalburun küçücük kareler biçimindeki elek gözleri ortaya çıkmış oluyordu. Sarat kalburdan daha büyüktü, yaklaşık 80 cm çapında olurdu. Sadece kasnağı değil, eleğinin gözenekleri de daha iriydi. Kalburun hem boyutu hem de elek gözenekleri daha küçük olurdu. Aslında kalbur elek olarak kullanılmaktan ziyade, 5-10 kg kadar tahıl taşımak veya tahıla karışmış toprağı veya o boyuttaki minik nesneleri eleyip ayıklamak için kullanılırdı. Tahılların elenip sap, çer çöp, yabani ot ve tohumlardan ayıklanması iri gözenekli ve daha geniş olan saratlarla yapılırdı. Arpa, buğday veya mercimek için farklı ebatta gözenekleri olan sarat çeşitleri olurdu. Eleme işlemi sırasında önce kalburla cecden (tahıl yığınından) bir miktar alınır ve birkaç kez hafifçe sallanırdı. Bu şekilde toprak ve sair çok küçük cisimlerin yere dökülmesi sağlanırdı. Daha sonra temiz tahılın bulunduğu yerde bekleyenin elindeki sarata kalburdaki tahıl atılır ve esas eleme işlemi saratla gerçekleştirildi.
Gurbat Heyro’nun, konargöçer bir şekilde yaşadığı Barak Ovası’ndaki esas işi bu sarat ve kalburları yapmaktı. Özellikle havaların ısınmaya başladığı ve harman zamanının yavaştan kendini belli ettiği ilkbaharda, ahalinin bu tür özellikli elek ihtiyacı daha fazla olacağından gurbatlar yollara koyulurdu. O zamanlar, dört lastikli bir uzantı biçiminde olan at arabası en revaçta ulaşım araçlarıydı. Beygirlerin yaylıma çıkacağı yerler ve saman boldu. At arabasıyla daha fazla eşya ve gereç taşınabiliyordu. Biraz yavaştı ama gurbat kısmının da vakitten yana bir sıkışmışlığı yoktu. Beygirle seyahat daha mantıklıydı. Böylelikle hem gittikleri yerlerde kaldıkları çadırlarını hem de diğer eşya ve gereçlerini rahatlıkla yanlarında götürebiliyorlardı. O dönem için bir beygirin çektiği at arabası, gurbatların ayrılmaz bir parçası gibiydi.
Gurbatlara bakış, Barak’ın her köyünde ve herkes için aynı değildi. Kimi, gurbatları dilencilik ve hırsızlıkla özdeşleştiriyordu. Bu algıda, her gurbatın aynı olmamasının etkisi vardı muhakkak. Gurbatlar, gittikleri köylerde veya köyün çevresinde uygun buldukları yerlere kafileler hâlinde çadırlarını kurduktan sonra, genelde imal ettikleri araç gereçleri veya sair malzemeleri satmak için köylerdeki evleri kapı kapı dolaşırlardı. Sattıkları alet edevat için illa para almaz, bunlar karşılığında köylünün ürünlerinden de kabul ederlerdi. Bazı gurbatlar için bir süre sonra köylüden tarım ürünü toplamak bir bedel tahsilinden ziyade asıl faaliyet haline gelmiş ve mevzu dilenciliğe kayar olmuştu. Buna köyün içinde dolaşırken kıyıda köşede atıl duran eskilerin sahiplerine sorulmadan alınması ilave olunca, bazı gurbatlar için hakikaten dilencilik ve hırsızlık bir çeşit meslek hâline gelmişti denebilir belki. Fakat Heyro asla böyle bir gurbat olmadı, o, onuruyla mesleğini icra eden hakiki bir gurbat olmuştu hep. Hatta ne kendisi ne de ailesinden biri geçici konakladıkları köylerde öyle kapı kapı dolaşırdı. Hele kendisi, kurduğu çadırın civarından çok az ayrılırdı. Zorunlu bir durum olmadıkça veya köyden birinin açık davetini almamışsa kimsenin hanesinin veya odasının yanına asla yaklaşmazdı. Baraklıların deyişiyle, “Çokh tebeat sahıbı…” (güngörmüş, ferasetli) bir adamdı. Diğer gurbatlardan o kadar farklıydı ki çadırını diktiği köylerde, köyün sakinlerinden sohbeti için sık sık ziyaretçisi bile gelirdi. Hem de o köylerin ileri gelenlerinden. Zira ağzı iyi laf yapan bu işinin erbabı adamın, Barak türkülerine ve eski mesellere hâkimiyeti ve yetkinliği, çadırının ve çevresinin temizliği ve düzeni hayranlık uyandıracak türdendi. Böylesi bir kişiyi ve ortamı bulmuş bölge ahalisi için hazır muhabbeti kaçırmak pek akıl kârı bir iş değildi. O, gölgede büyük bir dikkat ve itinayla sarat ve kalbur işine odaklanırken, gelenler bir kürsüye oturarak veya uygun bir yere çömelerek, hem Heyro’nun maharetli elinin hünerini izler hem de ağzından dökülen sözleri takip ederlerdi. Bu duruma alışkın olan Heyro hiç istifini bozmaz, elinden geldiğince hazırunu memnun etmeye bakardı. Oğlu Çamır’ın temel işlerinden biri de çevreden temin ettikleri çalı çırpı ve ortut (küçük ince dallar) ateşiyle çaydanlığın ateşinin sürekli canlı tutulması olurdu. İkram sahibi bir gurbattı Heyro.
Gurbatlar çoğu zaman yaban işlerinden uzak dururlardı. Nedense hiç anlamadığım bir husustu bu, köye gelen abdallar ve gurbatlar yaban yazı işlerine pek bulaşmazlardı. Sanki ırgatlık onların ilgi alanlarına hiç girmiyordu. Heyro gibi çok çalışkan kişiler vardı aralarında. Fakat köy işçiliğine dâhil olmazlardı gurbatlar, tıpkı köyün çalgıcıları abdallar gibi. Heyro bu noktada belki istisna sayılabilirdi. Bazen köye gelişleri tam cercer zamanına denk gelirdi. Kimi zaman Heyro’nun çadırlarının yakınındaki harman yerinde cercer dövmelerine iştirak ettiğini hatırlıyorum. Harmandan, mal sahibinin bonkörlüğüne göre eline geçecek bir miktar cec karşılığında, gayretli bir şekilde çalışırdı o sıcak günlerde. Birkaç mülk sahibine yapacağı işgücü yardımı neticesinde, ancak üç beş çuval tahıl eline geçerse ne âlâ idi. Ama o memnundu bu işlerin içinde bulunmaktan, hatta oğlu Çamır’a cercer ile harman dövmede çalışmanın öyle sıradan bir faaliyet olmadığını bir keresinde şöyle izah etmişti:
– Bu sıcak havada, aha bu cercerin ağır ve sivri dişlileri altında ezilenin bes harman olduğunu zannetme oğul! Adamın zaif taraflarını da ezer bu cercer. Hayatta dayanma gücünü, sebat etme azmini artırır bu sıcak ve ağır havadaki iş. İşte beyle işlerde çalışırsang hiçbir şeyden yılmazsıng, yıldıramazlar da seni!
Babam da severdi Heyro’nun muhabbetini. Bu nedenle ara sıra, ya çadırına gider ya da dedemin odasına çağırırdı onu. Heyro’nun tüm meziyetlerine ilave olarak bir hüneri daha vardı. İyi bağlama çalardı. Hele o yanık Barak türkülerini öyle dokunaklı ve içli çalardı ki bağlamasından dökülen ezgiler tiz zurna sesini aratmazdı. Heyro, babamın Barak havalarına tutkusunu bildiğinden onun geleceğinden haberdar ise bağlamasını hemen hazırlardı. Eğer babam onu çağırmışsa mutlaka bağlamasını da yanında getirirdi. Muhabbetin, önünde sonunda Barak türkülerine evrileceğini iyi bilirdi. 

Bizim köye çadırını kurduğu bir yaz Heyro ile babam, bu türkü muhabbetini bambaşka bir noktaya taşımışlardı. Dedemin odasının şark tarafındaki gölgede, türkü sohbetinin iyice koyulaştığı bir ikindi vakti, Heyro’nun çalıp babamın söyleyeceği türküleri kasete çekmeye karar verdiler. O zamanlar kasetçalarlar daha yeni yeni yaygınlaşmıştı. Küçük teyplerin üzerinde kırmızı bir “record” düğmesi olurdu. Bu “record” tuşuna “play” tuşuyla birlikte basılınca, kasetçaların içindeki teyp bandına ses kaydı yapmak mümkün oluyordu. İşte o akşam dedemin odasında, kaç zamandır çalıp söyledikleri Barak türkülerini kayda almaya karar vermişlerdi.  

Akşam için hazırlıklar tamamlandı. Hazırlık da öyle ahım şahım bir şey değildi aslında, evde yediği sıradan akşam yemeğini dedemin odasında metal bir sini içinde gurbat Heyro ile birlikte yiyeceklerdi. Yemekleri de bamyayla birlikte haşlanmış taze horoz eti ile bulgur aşıydı. Bir de, Almanya’dan emmisi uşaklarına ısmarladığı ve yeni gelen, omuza asılan bir çantayı andıran “Alaman teypi”ni hazır etmesi gerekiyordu. Pilleri zaten yeni takılmıştı. Siyah renkli yassı “Alaman” kasetçalar geniş pencere kenarlarından birine itinayla yerleştirildi. Bundan sonrası ağabeylerim ile amcam çocuklarının işiydi. Gurbat Heyro’yu çağırmak, yemeği getirip sofrayı kurmak, toplamak ve sonrasında çay ve kahve servisini yapmak onlara düşüyordu. Ayrıca Heyro’nun çalıp babamın söyleyeceği Barak türkülerini de yine onlar bu teybe kaydedeceklerdi. Bizler yaşça daha küçük olduğumuzdan ancak ayak işlerine koşturulmakla yetiniyorduk. O gece, Heyro ve babam neredeyse sabaha kadar oturdular. Onlara eşlik eden ve hizmetlerini gören birkaç genç ve çocukla birlikte hemen hemen bilip söylemedikleri Barak türküsü kalmadı. Heyro belki de o güne kadar hiç bu kadar bağlama çalmamıştı. Bir ara parmakları bile uyuşup tutuldu. Babam zaten tutkunu olduğu Barak havalarını kasete kaydetmenin verdiği gurur duygusuyla daha bir içli ve derinden söyledi durdu. Sanırım bu denli uzun bir şöleni ikisi de daha önce yaşamamıştı. Bir görev bilinciyle yaklaştılar bu kayıt işine ama iyi de eğlendiler. Babam ağabeylerime habire evden yiyecek içecek taşımaları talimatını veriyor, önlerindeki açık sofra hiç kalkmıyordu. Babamın yeğeni de teybin başından kalkmıyor, her türküyü dikkatle kayda alıyordu. Türkü bitince hep beraber kasetin geri sarılmasını bekliyor, pürdikkat kayda alınan sesleri dinliyorlardı. Eğer ses kalitesinden ve söyleyişten hoşnut olmazlarsa geri sardıkları kasetin üzerine, aynı türküyü tekrar çalıp söylüyorlardı. Böyle böyle, İskân, Dertli, Hurşut, Garip, Köroğlu, Karacaoğlan gibi makamlarda çok türküyü çalıp kasete okudular. Şimdi hatırlayabildiğim kadarıyla, İsa Balı, Bey Velet, Ceren, Bey Mayıl, Hösün Ağa’m, Dumana Oğlum Muhammed’im, Yumma, Ali Paşa, Süre Süre Isfahan’dan Getirdim, Döne Gelin, Eski Ağalar Nicoldu, Seni Seven Sevmesini Bilmemiş gibi türküleri tekrar tekrar söyleyip kayda aldılar.

Sonraki yıllarda, köylerde makineleşme ve kente göç arttıkça gurbatlar da artık pek görülmez olmuştu muhitimizde. 1990’lı yılların ortalarına doğru artık ne sarata ne kalbura ne de elle elemeye ihtiyaç kalmıştı. Selektör denen makineler tahılları gayet iyi ayıklıyordu. Üstelik deriden yapılma elekler yerine metal veya plastik elekler çıkmış, insanlar şehirlerden ucuza satın alabildikleri bu tür sarat ve kalburları tercih etmeye başlamıştı. İşinin ehli gurbatların ayağı iyice köylerden kesilmeye yüz tuttu. Arada dilenmek için gelenler dışında, köylerde gurbatların eski zanaatkârlar olduğunu hatırlayan bile pek kalmadı sonradan.

Seneler sonra bir ikindi vakti, dedemin odasının şark tarafındaki gölgede yakın akraba çay içerken bir sepetli motosiklet çıkagelmişti köyümüze. Her tarafı toza bulanmış ve yüzündeki ter damlaları hemen görülen, kara kuru, anca otuzlu yaşlarında olan biri kullanıyordu motosikleti. Yalnız gelmişti. Kılık kıyafet ve görüntüsü köyün abdallarını andırıyordu. Motosikletini susturur susturmaz, hiç de buralara yabancı biriymiş gibi davranmadan, araçtan indi ve kalabalığa yöneldi.
“Esselamü Aleyküm, ben gurbat Çamır.” demesiyle birden herkes yerinden hafif bir kımıldadı ve yüzlerde bir gülümseme peydahlandı aniden. Yıllar olmuştu gurbat Heyro ve ailesinden birilerini buralarda görmeyeli, hemen Çamır’a buyur edildi, bir kürsü uzatıldı, su ve çay ikram edildi. Zamanında az içilmemişti Çamır’ın o ortut ateşiyle çadırlarının etrafında demlediği çaylardan. Hâl hatır soruldu, bunca vakit nerede oldukları, ne yaptıkları konuşuldu. Yıllar önce ailecek Adana’ya gitmişler pamukta çalışmaya, uzun süre orada kalmışlar, sonra diğer akrabalarının da yaşadığı Urfa’ya göçmüşler. Heyro ve ailesi hâlâ Urfa’da yaşıyormuş. Fakat Heyro pek iyi değilmiş şimdi, aslında o da gelmeyi çok istermiş ama gelebilecek durumda değilmiş. Yalnız Heyro, hem uykusunda hem de kimi zaman gün ortasında bir şeyleri sayıklayıp duruyormuş. “Eyi çıkmış mı ses, eyi çıkmış mı?” diye tekrarlayıp duruyormuş. Bir müddet bunun ne demek olduğunu anlayamamışlar ailecek. Heyro doğru düzgün bir cevap vermemiş. Heyro’nun uzun bir hastalık nöbeti akabinde, kendini kısmen iyi hissettiği bir zamanda konuyu açtıklarında, uzun uzun düşünen Heyro, dedemin köy odasında türkü kaydettikleri o malum geceyi anlatmış ve “herhâlde o” demiş bu mevzu için. Sonra da “Keşke o kaset elime geçse!” diye içerlemiş. Bu konuşmadan kısa süre sonra Heyro, artık hiç eski bilinçli hâline dönmemiş, hep dalıp dalıp gidiyormuş. Etrafında olup bitenlere hiç kulak asmıyor, bir şeyi umursamıyor, sürekli derin düşüncelere dalıyormuş. Yalnızca arada bir,
– Eyi çıkmış mı ses, eyi çıkmış mı? diye sayıklamaya devam ediyormuş.
Çamır’ın tüm bu anlattıkları hepimizin hüzünlenmesine neden olmuştu. En çok da babam üzülmüş ve şaşırmış görünüyordu. Uzun yıllar olmuştu, o kaseti güya iyi saklayın diye tembihlemişti evdekileri o zamanlar ama kendisi dahi unutmuştu şimdi. Epeydir, ne dinleyen ne de sözünü eden olmuştu bu kasetin. Yine de bir hışımla eve gitti babam. O gece, Çamır’ı bırakmadık, dedemin odasında yattı. Gece uzun uzun hem geçmişte köyde olup bitenlerden hem de gurbat Heyro ve ailesinin yaşadıklarından bahsedildi. Çamır, Urfa’da inşaatlarda çalışıyormuş, iş durumundan pek memnun değilmiş, babasının durumu biraz netleşse İstanbul’a çalışmaya gidecekmiş. Uzun uzun hem kendi yaşadıklarından hem de gelecek planlarından söz etti. Belki babası Heyro kadar olmasa da Çamır hoşsohbet biriydi, hazır dinleyenleri bulunca büyük bir heyecanla gelmişten geçmişten, gelecekten meseleleri, hatıraları bir bir anlatıp durdu gece boyunca.

Ailecek evin altını üstüne getirdik, o gün, gece ve öbür gün. Eski kerpiç evde, yeni briket evde, ocaklıkta, ambarda, garajda bakmadığımız yer kalmadı. Üzerinde hiçbir etiket olmayan o beyaz renkli kaseti maalesef bulamadık. Sanki sır olup gitmişti. Babam çok hayıflandı kasetin kayboluşuna, aslında herkes üzülmüştü o güzel hatıratın bulunamayışına. Keşke daha sağlam ve emin bir yere konulsaydı diye çok konuşuldu ama bir türlü ulaşılamadı o kasete. 

Sonraki gün öğleye doğru Çamır, kayıklı motosikletine anamın verdiği, tahıl, hodar (sebze) ve ağaranları (süt ürünleri) yerleştirip Urfa’ya doğru yola çıkmak üzereydi. Yıllar sonra bir eski dostun oğlunun çıkıp gelmesi ve geçmişi beraber yâd etmek herkesin hoşuna gitmişti. Lakin Çamır’ın asıl gelme nedeni olan o kasetin kaybolmuş olması herkesin içinin bir nebze buruklaşmasına sebebiyet vermişti. Yine de ağızlardan, “sağlık olsun” temennisi eksik olmuyor, belki bulunur ümidi dile getiriliyordu. Çamır giderken herkes gurbat Heyro’ya çok selam söylüyor ve samimi şekilde acil şifalar diliyordu. Sonradan Heyro ve Çamır’a ne olduğunu bilmiyorum. Fakat hâlâ bizim köydeki eski yeni mekânların içinde dolaşırken gözüm sürekli eski bir beyaz teyp kaseti arar, gözüme ilişen açık renkli herhangi bir plastik eşya parçası için ister istemez, “Acaba bu o mu?” diye içimden geçiririm."

27 Ocak 2021

Dr. Göksel Tiryaki'nin Barak Kitapları

30 yıldan fazla bir birikimle, kendi tecrübelerimle ve kurgularımla yazdığım hikâyelerle Barak’ın tarihini, kültürünü, geçmişini, bugününü ve satır aralarında yarınına dair öngörülerimi anlatmaya çalıştığım eserlerim bunlar. Aslında bu kitaplar, Anadolu bozkırına ve insanına ilişkin bir anlatı olarak da görülebilir. 

Bütün kitaplar bu linkte, çoğu internet üzerinden hemen ve bedava okunabilir.

17 Aralık 2020

Anamın "İnovasyonu" (Yenilikçi Buluşu)

Burada şebellâhın (kapari) muhtelif hikâyelerini anlattım. Anam, sağ olsun, her yıl turşusunu yapar gönderir maşallah. Normalde kaparinin zarif beyaz çiçeklerini açmamış küçük tomurcukları turşu ve sair amaçlar için kullanılır. Anam, bu sene şeballâhın küçük yumru meyvelerini de atmış kavanoza. Açıkçası sonuç karşısında bir hayli şaşırdım. Kaparinin yumru meyve turşusu tomurcuklarından kurulanı geçmiş gibi geldi bana. Anamın yıllardır sürdürdüğü ve farklı bitki ürünlerine dayalı lezzet arayışı da sanırım yeni bir merhaleye ulaşmış oldu böylece...

Öne Çıkan Yayın

Barakeli'nde Bir Köy, Seydimen, Hatıralar ve Hikâyeler

"Memleket ve çocukluk, insan hangi yaşa gelirse gelsin ve ne kadar çok mekân değiştirirse değiştirsin, hep yanında taşıdığı şeylerdend...